İslami Direniş

 

TEVHİD  ADALET ÖZGÜRLÜK

 

 

Dergilerden

Yaşasın Küresel İntifada

Kafire Mermi Verme

Resim Galerisinden

basortusu153_20070830_1190832379.jpg
Batılılaşma ve AB Sürecinde Müslümanlar E-posta
 Türkiye’nin AB üyeliğinin olumlu sonuçlanması  iki asırlık bir hayalinin gerçek olması demek. Müslümanların siyasi ,ekonomik ve kültür alanlarda gerilemesi ile başlayan kendini küçük görme , teslimiyetçi , ezik yaklaşımlar bireyleri ve toplumları Batı kapılarında secde etmeye götürmüştür. Bu olguya tüm İslam coğrafyasında gözlemlediğimiz gibi Türkiye  ve ondan önce Osmanlıda da  görmekteyiz.

 

Batılılaşma ve AB Sürecinde Müslümanlar

 Türkiye’nin AB üyeliğinin olumlu sonuçlanması  iki asırlık bir hayalinin gerçek olması demek. Müslümanların siyasi ,ekonomik ve kültür alanlarda gerilemesi ile başlayan kendini küçük görme , teslimiyetçi , ezik yaklaşımlar bireyleri ve toplumları Batı kapılarında secde etmeye götürmüştür. Bu olguya tüm İslam coğrafyasında gözlemlediğimiz gibi Türkiye  ve ondan önce Osmanlıda da  görmekteyiz.

 Batılılaşma kesin kabul olarak ortaya konulunca sorun nasıl olacağı üzerinde şekillenmiştir. Kimse Batılılaşmanın neden tek alternatif olduğunu yada onun dışında başka bir çıkış yolunun olup olmayacağını yine Batının tek çekim merkezi haline gelmesinin nedenlerini gündeme almamıştı.Bazıları Batıya tümden teslimiyeti ve her yönü ile Batılılaşmayı önerirken diğer kısımdakiler yenik düştükleri eziklik hissettikleri yönleri ile kendi kültür ve medeniyetlerinin sentezini yapmaya çalışmışlardı. İlk kısma İttihat ve Terakki ile başlayan ve Cumhuriyeti  kuran kadrolarla devam edenler giriyor. Bunlar laik-sol-Türkçü bir çizgiyi benimsemiş ve zaman içerisinde kırılmalarla bu gün ki Kemalist solu, sosyalist solu ve faşist Türkçü eğilimleri oluşturmuştur. Diğer kısma girenler ise Batıya tam teslimiyet yerine kendi geri kalmışlıklarının telafisini onların teknoloji ve bilim gibi aslında tüm insanlığın geldiği ortak noktanın bir sembolü olan ancak coğrafık keşifler, sömürgecilik ,emperyalizm ile dünya halkaların bir kısmından çaldıkları ve kendilerine mal ettikleri değerleri kendi bünyelerine uydurarak gidereceklerini düşünenlerdir. Bunlar o zamanların sağ eğilimli İslamcı ve muhafazakar kesimleridir. Var olan devletin devamı için neler yapılması üzerine kafa yoranlardır. Birinci kısımdakiler ise var olan devletin yerine kendi düşüncelerine göre yeni bir devlet kurma planları yapmaktadırlar. 1923 ile birlikte planları gerçekleşmiş ve ikinci meclisin oluşturulması ve muhaliflerin saf dışı edilmesi ile birlikte rejimi rengi de belli olmuştur.

 Batı medeniyetinden bazı üstünlüklerini çekip almanın kolay olmadığının farkına varmak için İslam ülkelerinin kendi öz kimliklerinden uzaklaşıp kişiliksiz ve kimliksiz ,taklitçi bir toplum olarak şekillenmelerini görmeyi beklemek gerekecekti. Çünkü en basitinden teknoloji bile bir yaşam biçimini ve zihniyeti ifade ediyordu ve bir aleti almak onu içselleştirmek için yeterli olmuyordu. Onunla birlikte o yaşam tarzını ve düşünme biçimini ve en son kertede dünya görüşünü de ithal ediyorlardı. Bu yüzden teoride kolay gibi görülen bilgi ve teknoloji transferi pratikte bir çok sorunu beraberinde getirmişti. Batılılaşmak için Batılı bir zihin yapısına sahip olmak gerektiğini anlamak için ise kaybolmuş bir çok nesli görmek gerekti.

 Batılılaşma konusunda kaybolmuş gençlikleri önemsemeyen ve bunu toplumun dönüşmesinde doğal bir ara aşama olarak gören tam teslimiyetçilerin nihai hedefi her şeyi ile Avrupalı gibi olmaktı ve onunla bütünleşmekti. Türkiye halklarına hedef olarak gösterilen Batı medeniyetini yakalamak hatta aşmak projesi aslında motomod onlar gibi olmanın daha kapalı ifadesinden başka bir şey değildi. Bu yüzden din konusunda camileri Kiliseler gibi dizayn etme düşüncesi bu kafa yapısının ürünü idi. Kılık kıyafet kanunları , alfabenin değiştirilmesi , resmi tatillerin Avrupa ya göre ayarlanması , Medeni ,Ceza ve Ticaret hukuklarının Avrupa ülkelerinden birebir tercüme edilip uygulanması bu Batılılaşma eğiliminin ne kadar köklü ve birilerinin kanına mal olsa bile sekteye uğratılmadan devam ettirilecek kadar hayatı bir proje olduğunu göstermektedir.

 İki asırlık Batılılaşma projesinin son hedefi AB üyeliğidir. AB ilk başlarda ekonomik bir topluluk iken artık siyasi ve hatta Avrupa ordusu projesi ile askeri bir yapılanma şeklini almıştır. AB ve Türkiye’nin üyeliği üzerine tartışmaların Müslümanlar tarafından çok gündeme alınmadığını alınsa bile genel olarak özgürlüklerin iadesi ve demokratik hakların gelişmesi şeklinde algılandığını düşünsek te Türkiye’nin AB üyeliği sırf Türkiye ile sınırlı bir vaka değildir.

 AB üyeliğine sırf siyasi nedenlerden dolayı karşı duruş bizleri olumlu yada olumsuz diğer kriterleri düşünmüyor yada önemsemiyor şeklinde algılanmamalıdır. Türkiye halkı özgürlüklere ve insani haklara AB üyeliği ile kavuşacaksa bu bir yönü ile olumlu bir gelişme iken diğer şekilde içler acısı bir zavallılığın göstergesidir. Yanı bir halk kendi haklarının teminini başkalarının baskıları ile alıyor ve bunun mücadelesini kendileri vermiyorsa o hakların değeri yoktur. Haklar verilmez alınır ve hakkı veren bir gün alır sözleri de bu bağlamda düşünülmelidir. Aslında göreceli bir iyileşmenin olacağını varsaysak ta en sonra kerte de kapitalist batının insana vereceği değer onun üretkenliği ile orantılı olacaktır. Bu ise insana değerin materyalist bir bakış açısı ile orantılı olacağını gösterir. Müslümanlara ve genel olarak ta yabancılara karşı Avrupalıların bakış açısı önyargılı ve küstahçadır. Özellikle Müslümanlara yönelik genel komsepte uygun olarak düşmanca tavırlar sergilenmekte ve islami kimlik yasaklanmaya çalışılmaktadır. AB, müslümanların kimliklerini özgürce yaşayabilecekleri bir ortam olmak yerine İslami kimlik için mücadele edilecek yeni bir cephe şeklini almaktadır 11 Eylül ile birlikte İslamın Emperyalist-kapitalist güçlerin ve yaşam tarzının düşmanı olarak gösterilmesinin siyasi , ekonomik ve kültürel etkilerini her yerde görmeye başladık. Yeni konsepte göre yapılanan ülkelerle birlikte AB de stratejik kararlar almaya ve uygulamaya başladı. . Fransa da ki Başörtüsü yasağın bunun en bariz örneğini teşkil etmektedir. İster şuan Avrupa da ki  milyonlarca müslüman olsun ister üye olmak isteyen Türkiye olsun AB sorunlardan kaçış değil Türkiye şartlarının genişlemiş bir hali olacaktır

 Türkiye’nin AB ye üyeliğini isteyenlerin içinde yer alan sol kesimler gerici – barbar bir kültürün dönüşmesinden bahsetmektedirler. Onlara göre Batı medeniyeti olması gerekendir ve İslam kendisini Batı kriterlerine göre yeniden gözden geçirmelidir. Avrupalı sağ olaya inanç-din bağlamında bakıyorsa Avrupalı solda olaya kültür-medeniyet penceresinden bakmakta. İslama karşı medeniyet bazında çıkışların seküler  kimliğin temsilcisi Fransa dan gelmiş olması bu bağlamda anlamlıdır. Batı medeniyeti insan fıtratını red ettiği müddetçe dinden kopuk bir anlayış ile toplumları maddenin ve insan nefsinin kölesi haline getirecektir. Böyle bir Batı içinde dinlerinden daha da uzaklaşacak Müslüman kitleler kimliksiz bir nesil olarak askıda kalacaktır.

 Türkiye nin AB üyeliğini ekonomik sebeplerden dolayı istemekte bir nokta da tutarsızdır. Çünkü AB üyeliği ile birlikte Türkiye’nin kalkınacağını varsaymak hayalcı bir düşüncedir. AB  den maddi kaynakların aktarımı ve bunların kullanımı ekonomik refahın sağlanmasına yetmeyecektir. Sorun bir kere kaynak değil kaynakların kullanımıdır. Türkiye deki mevcut iktidarlar ve rejimin kendisi halkının kalkınmasını öncelemediğini biliyoruz. Egemenler önceliği kendilerinin menfaatlerine ve uluslar arası çıkar çevrelerine vermektedirler. Türkiye yi soyanların bu halktan çaldıklarının toplamı ile kim bilir kaç tane Türkiye yeni baştan inşa edilebilirdi ? Türkiye’nin ihracatının artacağına yönelik beklentiler ise belli başlı kalemler dışında gerçekçi değildir. Tekstil dışında Türkiye’nin Avrupa’ya ihracatının büyük kısmını onların üretmedikleri ürünler teşkil etmektedir. Örneğin beyaz eşya gibi artık üretimine ağırlık vermedikleri ürünlerin satışı gibi. Türkiye Batıyı ne yazık ki en az elli yıl geriden takip etmektedir. Sanayileşmiş ülkelerin elli yıl önce üretip şimdilerde üretmedikleriyle ayakta durmaya çalışılmakta. Batı ve Uzakdoğu ise artık ağır sanayi ürünleri yerine yüksek teknolojik ürünler üzerine yoğunlaşmaktadır. Geriye kalan alanları ise Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler tarafından ucuz iş gücünün kullanımı oranında paylaşılmakta.

 Ekonomik beklentilerin başında ise yeni iş alanlarının açılması ve işsizlik sorununun çözümü gelmekte. AB üyeliğinin Türkiye’nin şuan ki sanayileşmenin coğrafi dağılımını değiştireceğini var saymak yanlıştır. Çünkü kapitalist bir düşünce bir sanayi tesisinin kurulması için en elverişli yeri arayacaktır. Ulaşım , su , iş güçü bunların en başında gelmekte. Türkiye’nin sanayileşme ise batıya yoğunlaşmıştır. AB ile birlikte bu yoğunluğun doğuda da olacağını varsaymak bu bağlamda yanlıştır. Hatta büyük ve orta ölçekli sermayeler pazarlama , ulaşım ve kalifiye iş güçü gibi nedenlerden dolayı daha fazla batıya yöneleceklerdir. Nasıl Osmanlıdan beri geri bırakışmış ise Ankara’nın doğusundan sonrasının ekonomik geri kalmışlığı sihirli bir değnek ile düzelmeyecektir. İşsizlik ise çözümüne daha sıcak bakılan sorunlardan biri. Ancak işsizlik Türkiye de değil Avrupa ülkelerinde çalışmakla olacaktır. Yada Türkiye’nin belli bölgelerine kurulacak yabancı sermayeli fabrikalarla. Ancak tüm bunlar Türkiyelilerin ucuza çalışacaklarından kaynaklanmaktadır. Çalışmak için AB üyelerine gidenler geçimlerini sağlamak için sağlıksız şartlarda çalışıp Amerikanın zencileri muamele göreceklerdir.

 Ekonomik olarak Türkiye’nin AB üyeliğinin Türk halkını Batının ucuz iş gücü ve elde kalmış ürünlerini pazarlamak için bir hedef kitlesi haline getireceği ve sanayileşmesini henüz tamamlamamış Türkiye ekonomisini bir anda kurtlar sofrasına atacağı kesindir. Bazı sektörlerde var olan üstünlüklerin halkın geneline vurulduğunda AB üyeliğinin yeni ve küçük zengin zümreler ve geniş yoksul halk kitlelerine neden olacağı kesindir

 Müslümanaların artık kendi kimlikleri üzerine düşündükleri, sömürüldüklerinin ve yerli işbirlikçilerin ihanetlerine uğradıklarını algıladıkları , İslami kimliğe sarılıp İslami direniş ve dirilişin yükselişine katkıda bulunduklarını gördüğümüz bu zaman diliminde ümmet düşüncesinin yeniden tartışılması gerektiğini ve bu bağlamda İslam Birliğine muhalif hiçbir oluşumda müslüman ülkelerin bulunmaması gerektiğini ifade etmek gerekir. Bu tür birliktelikler genelde gayri-müslimlerle yapılan siyasi –askeri – ekonomik birliktelikler ve anlaşmalardır. Ancak İslam Ümmetinin oluşumuna katkıda bulunması ümit edilen tüm çabalarda desteklenmelidir. Arap Birliği, İKÖ ve D8 ler gibi girişimler cılız da olsa var olan olumlu birlikteliklerdir. Ne yazık kı bu yapılara üye ülkeler emperyalistlerin etki alanında kalmakta ve hem kendi halkları hem de genel olarak İslam dünyası için her hangi bir adım atmamaktadırlar. Yinede Müslümanların birliktelik denemeleri bizlere tecrübe olarak geri dönecektir.

 AB üyeliği ile birlikte Türkiye geçmişinden kopacak ,kendisini daha fazla İslam ülkelerine kapatacaktır. Ortada ümmet adına bir yapının olmaması Türkiye’nin siyasi,ekonomik ve askeri anlaşmalar yapıp uzun yıllar kendisini bazı şeylere angaje etmesine neden olmamalıdır. Türkiye’nin yeri AB yerine İslam Ümmetinin yanı olmalıdır. Türkiye’nin ne kadar AB nın bir Hiristiyan Klübü olmadığına yönelik demeçleri olsa da Avrupalı sağ eğilimli partiler AB yi bu şekilde algılamaktalar.

 Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olmak egemenler ile aynı safta olmak değildir. Kaldı kı oligarşinin AB üyeliğine karşı çıkışları kendi egemenliklerinin yok olacağı varsayımı üzerinedir. Asker-devlet geleneğinin sermaye-devlet geleneğine devşirilmesi gibi bir seçenek olur ve orduda OYAK gibi yapılarlar bu noktada dönüşüme uğrarsa şu anki oligarşik zümre egemen olma vasıflarını AB içindede devam ettirmiş olurlar. Bu durumda egemenlik ve rant dışında kaybedecekleri bir şeyleri olmayan ve bunları garanti eden özde Batı ile tam entergasyonu isteyen bir yaklaşımın üyelik noktasında itirazları ortadan kalkacaktır. Zaten şu an var olan mücadele AB üyeliğinde kendi egemenliklerini nasıl garanti edebileceklerinin yolunu bulma ve bunu topluma kabul ettirme cabasıdır. Uyum paketlerindeki tartışmalar ve restleşmelerde özde bu yaklaşımın tezahürleridir.

 Bu bağlamda egemenlerin AB  üyeliğine Türkiye’nin iki asırlık rüyası şeklinde baktıkları ve genel olarak karşı çıkmadıklarını ve karşıymış gibi olduklarında ise de egemen ve sömüren olma vasıflarını garanti etme çabasını içinde olduklarını söylerken AB  üyeliğine Müslümanların karşı duruşlarını İslamin inanç ve bunun sonucu olan siyasi duruşu ile ifade etmek gerekir . Müslümanlar AB  içinde büyük bir azınlık olmak için bu kadar sevdalı olmamalıdırlar. Bu seçenek ancak bir esaret sonucu olabilecek bir durumu ifade etmelidir. Bunu söylerken müslüman halkların şuna bulundukları ülkelerde özgür ve hür olduklarını ifade etmek istemiyorum. Ancak en azından göreceli olarak kendi toprak parçalarının sahipleridir ve her an işbirlikçileri al aşağı ederek kendi kimlikleri ile iktidar olma şansları vardır. Müslümanların Fransa dan ve başörtüsünden başlayan İslami kimliğe yönelik yasaklamaları AB genelinde yaygınlaşarak devam etmesi nüfusunun yüzde 99 un müslüman olduğunun iddia edildiği bir ülkede özgürleşemeyen bir yasağın müslümanların azınlık konumuna düşecekleri bir birliktelikte giderek derinleşeceğini gösterir.

 Avrupa Birliğine karşı olmak AB sürecindeki olumlu değişikliklere de tavır almak şeklinde algılanmamalıdır. Düşünce-fikir özgürlüğüne yönelik yasal düzenlenmeler , MGK ile ilgili düzenlenmeler cılız ve göstermelik kalmakla beraber olumlu adımlardır. Buna rağmen kağıt üzerinde olan bu yasal değişikliklerin realize edilmesine egemen bürokrasi direnmektedir. Bu direnmeyi bireysel birer tepki olarak değil egemenlerin örgütlü bir tavır alışı olarak algılamak gerekir. Çocuklarına Kürtçe isimler verenlerin Jandarma tarafından fişlenmesi , Kürtçe afişlerin ülkenin bir yerinde yasak bir yerinde serbest olması , her geçen gün İslami Kimliğe yönelik yeni baskıların artması gibi.Türkiye deki şartların muhaliflerine lehine dönük değişmesine yol açacak her katkı önemlidir. Ancak Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecinde olduğu gibi AB sürecine de Müslümanlar direk müdahil olmamalıdırlar. Türkiye’nin özgürleşmesini istemek AB ye evet yada demokrasiye evet anlamına gelmemeli.

 Sonuç olarak tevhidin ,adaletin başta kendi hayatımız olmak üzere tüm yeryüzünü kapsaması ve birincil etken olması için kendi kulluğumuzun ve bu kulluğun sonucu olarak kendi medeniyetimizin temellerini atmalıyız. Bu ise AB gibi farklı medeniyetlere yamanmakla olamaz. İslam eklemci ve sığındık ikincil bir kültür seviyesine indirgenemez. Müslümanlar ister ekonomik ister siyasi nedenlerden dolayı aynı inanç sistemine sahip kardeşlerini bırakıp Ehli- kitaba tabii olamazlar. Gelecek öz kimliğin de dirilişini sağlamış direngen yüreklerin ellerinde yeşerecektir.

 Güney UZUN

 28.02.2004

 
< Önceki   Sonraki >

Kitap Tanıtımı

Anketler

Obama Sonrası Değişen Bir Şey Var mı?
 

Bir Şiir

 

Kanla Kirlenmis Evrak

Karanlik sözler yaziyorum hayatim hakkinda.
Asklarim, inançlarim isgal altindadir
tabutumun üstünde zar atiyorlar
cebimdeki adreslerden umut kalmamistir
topraga sokuldugum zaman çapa vuran adamlar
denize yaklasinca kumlar ve çakil taslari
geçmis günlerimi asagilamaktadir.

Karanlik sözler yaziyorum hayatim hakkinda.
Ve rüzgar burusturuyor polis raporlarini
kadinlar fazlasiyla günaha giriyorlar
bazi solgun gömleklerin çözük dügmelerinden
çelik tirpan gibi silkiniyor çocuklar
denizin satirlari arasinda.
Gece arsizca kükrüyor pasli beyninde sehrin
küfre yaklastikça inancim artiyor.

Karanlik sözler yaziyorum hayatim hakkinda
öyle yoruldum ki yoruldum dünyayi tanimaktan
saçlarim çok yoruldu gençlik uykularimda
acilar çekebilecek yasa geldigim zaman
aciyla ugrasacak yerlerimi yok ettim.
Ve simdi birçok sayfasini atlayarak bitirdigim kitabin
basindan baslayabilirim.
 

İsmet Özel


 

Direniş Adalet Özgürlük

Yalnız Sana İbadet Eder
Yanlız Senin Önünde Eğiliriz

Ziyaretci Durumu

Ziyaretçiler

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol