İslami Direniş

 

TEVHİD  ADALET ÖZGÜRLÜK

 

 

Dergilerden

Yaşasın Küresel İntifada

Kafire Mermi Verme

Resim Galerisinden

eylemler141_20070830_1188381927.jpg
İslami Kimlik İlkeler ve Hareket E-posta
"Ben kimim,  niçin varım, neyi hedefliyorum?" gibi insanin varoluşuna tekabül eden temel sorulara verdiğimiz cevaplar bütünü ile bir kimlik tanımlaması yaparız. Evrene, hayata, insanlara ilişkin temel kabullerimiz ve bu çerçeve içinde kendimize biçtigimiz misyon, kimliğimizi oluşturur. Kimliğimiz bir yönüyle bizi, temel kabullerimiz noktasında ortaklaştığımız insanlarla birlikteliğe, paylaşmaya sevk ederken, diğer taraftan da bizi başkalarından ayırır, farklılaştırır.

İslami Kimlik İlkeler ve Hareket

Ekin Yayınları

 

NASIL BIR ISLAM! KIMLIK?

"Ben kimim,  niçin varım, neyi hedefliyorum?" gibi insanin varoluşuna tekabül eden temel sorulara verdiğimiz cevaplar bütünü ile bir kimlik tanımlaması yaparız. Evrene, hayata, insanlara ilişkin temel kabullerimiz ve bu çerçeve içinde kendimize biçtigimiz misyon, kimliğimizi oluşturur. Kimliğimiz bir yönüyle bizi, temel kabullerimiz noktasında ortaklaştığımız insanlarla birlikteliğe, paylaşmaya sevk ederken, diğer taraftan da bizi başkalarından ayırır, farklılaştırır. Müslümanlar olarak sahip olmamız gereken kimliğimiz bizi silik, edilgen, sıradan bir canlılar topluluğu olmaktan çıkarıp, izzet ve sorumluluk sahibi bir ümmet olma bilincine eriştirir. Bize insanlar için çıkarılmış hayırlı bir "örnek toplum" olma vasfı kazandırır. Hayatın ve ölümün anlamını ve amacını öğretir. (De ki: "Şüphesiz benim namazım. ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi alemlerin Rabbi Allah içindir" (En'am, 6/162)).

Yeryüzünün bütününde olduğu gibi, üzerinde yaşadığımız topraklarda da Müslümanların öncelikli hedefi, ilahlık iddiasındaki zorba güçlerin zulme ve baskıya dayanan otoritelerinin sarsılması ve hükmün yalnızca Allah'ın olduğu akidesinin fiilen gerçekleştirilmesidir. Bu zorlu ve kesintisiz bir mücadele demektir. İslami bir kimlik sahibi olmak, bu mücadeleyi yüklenme iddiasında olanların taşımaları gereken özelliklerin en başında yer alır.

                   Mücadelenin sonuç vermesi, başarılı olabilmesi ve her şeyden daha da önemlisi, Rabbimizin razı olacağı bir seyir izlemesi için, en önemli ve zorlu mesele saf ve katışıksız bir İslami kimlikle mücadele sahasında yer alabilmektir. İslami mücadele, ancak eksiksiz ve fazlasız bir İslami kimlikle mümkündür. Bunun içinse, hem tağuti sistemin kurumları, kuralları, yönlendirmeleri ve dayatmalarından bağımsız, hem de toplumun ve geleneğin cahili etki ve kalıplarından, uzlaşmacı, sentezci anlayış ve pratiklerden arınmış, yalnızca Kur’an’ı kendisine ölçü ve rehber edinmiş olmak gerekir.

 

Tagutu Red ve İnkar

Yeryüzünde 'tağut'ları inkar edip, tevhid ve adaleti hakim kılma mücadelesini sürdürürken, İslami kimliğin toplumsal pratiğe yansıyan en temel vasfı, tağuti otoriteye ve bu otoriteyi temsil edên kurumlara ve şahıslara karşı açık bir red tavrına sahip olmasıdır. Al­lah'ın uluhiyet ve rububiyetine karşı istiğna ve tuğyan içinde olan (kendini bağımsız ve yeterli görerek azgınlaşan) her türlü kişi, kurum ve gücü kapsayan 'tagut' kavramı, şüphesiz günümüzde en açık olarak otoriteyi

Elinde bulunduran devlet ve sistemin şahsında somutlaşmaktadır. Firavun'un tağutlaşması (Firavun'a git, çünkü ? azdı. (Taha, 20/24))

örneğinde olduğu gibi, eline geçirdiği güçle toplumsal hayatın bütününde şirk sistemini hakim kılmaya çalışan; baskı ve sömürü politikalarıyla insanları ezen, sindiren; insan haysiyet ve onuruna aykırı zalim, kafir bir sistemi zor ve şiddetle halka dayatan ve ayrıca bulunduğu bölgede emperyalîst statükonun muhafızlığı görevini canla başla üstlenerek, işbirlikçi bir kimliği de benimseyen bu düzen, tağuti bir düzendir. Bu devlet tağutun bizatihi kendisidir.

Rabbimiz, Kur'an'da bizlerden sadece lafzen değil, sadece ifadeyle, sloganla değil, pratik hayatımızla da tağutu inkar ve reddetmemizi istemektedir. (Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddîa edenleri görmüyor musun? Tağutun önünde muhakeme olmayı istiyorlar. Oysa, kendilerine onu inkar etmeleri emrolunmuştu. şeytan onları iyice saptırmak istiyor. (Nisa, 4/60)).

Tevhid kelimesinde Allah'ın birlenmesi şiarından önce, "la" kavramıyla ifade edilen, O'ndan gayrisinin otoritelerinin reddedilmesi gerçeğinde görüldüğü gibi, Kur'an, tağutun inkarını, imanın, Allah'a yönelmenin bir ön şartı (Taguta kulluk etmekten kaçınıp, Allah'a yönelenlere müjde vardır... (Zümer,39/17))olarak vurgular.

Öyleyse İslami kimliğin en belirgin vasıflarından biri, tağuti sistem ve otoritelere karşı alınan tavırdır. İslami bir kimlikle mücadele zemininde yer alma iddiasına sahip bir oluşum, bir hareket, her şeyden önce tağuti güçlere karşı konumunu netleştirmeli, tağuti güçlere karşı tavır almalıdır.

Yaşadığımız ülkede, İslamilik iddiasıyla ortaya çıkan çeşitli yapı ve oluşumlar, bu noktada büyük bir çelişki içindedirler. Geleneksel anlayış ve yapılanmaların olumsuz mirası ve egemen şirk sisteminin baskıcı ve saptırıcı politikalarının da etkisiyle, İslamilik iddiasıyla ortaya çıkan pek çok çaba, temelde Allah'ın değil, sistemin rızasını kazanma anlamına gelebilecek bir pratik kaygı taşımıştır. Mevcut şirk sistemine yaklaşım ve ilişkilerde, İslami ölçüler ve ilkeler doğrultusunda İslami bir kimlik geliştirmek yerine, genelde uzlaşmacı, sentezci ve giderek teslimiyetçi bir kimlik öne çıkartılmış ve halen de bu tavır sürdürülmektedir.

Bu olumsuz genel gidişe zaman zaman aykırı birtakım sesler duyulsa da, bunların gerek resmi ideolojinin ceberrut, zalîm uygulamaları ile karşılaşmaları, gerekse de tam olarak Kur'ani bir çerçeveye oturtulamamış olması nedeniyle bu karşı çıkışlar, hep zayıf kalmış, yaygınlaşamamıştır. ?? ki, 60'yıllardan itibaren İslam coğrafyasının değişik bölgelerinden Müslüman düşünürlerin ve İslami hareketlerin eserleri ve tecrübelerinin bu ülkeye aktarılmasına dek, bu durum devam etmiştir. Seyyid Kutub ve Mevdudi gibi Islami hareket öncülerinin, Ihvan-i Müslimin, Cemaat-i İslami, Hizbu't-Tahrir gibi hareketlerin düşünce ve pratiklerinin Türkçe'ye kazandırılması, Türkiye'ye aktarılması, her ne kadar çok geniş bir kitleye ulaşmasa da, özellikle genç ve eğitimli kesimlerde yoğun bir etkilenme ve tartışma süreci başlatmıştır. Bu süreç bol gel gitli hatalarla malûl, sarsıcı, bununla birlikte coşkulu ve nitelikli bir eğitim süreci olmuştur.

Bu sürecin  en önemli işlevi, kaynak meselesini öne çıkartmak olmuştur. Kur'an'dan uzaklaşmış, Kur'an'-dan uzaklaştırılmış bir iklimin çocukları yeniden Kur'an'ın diriltici mesajıyla uyanmaya, silkinmeye başlamışlardır. İslam'ın bütüncül yapısı yeniden kavranmaya çalışılmış, tevhid'in kelami bir kavram olmaktan öte, onun en önemli boyutunun insan ve toplum hayatın tüm alanlarını kuşatması gerektiği gerçêğinin altı cizilmiştir. Kur'ani bir çok kavramla ilk defa tanışılmış, daha önceden bilinen, bilindigi sanılan pek çok kavramın da asıl içeriklerinin boşaltılmiş olduğu görülerek yerli yerine oturtulmasına çalışılmıştır.

Bu uyanış sürecinin en somut yansıması, sahip olunan kimliğe ilişkin olarak tezahür etmiştir. Önceki süreçte Müslüman kimliğine eklemlenmiş bulunan sağcılık, milliyetçilik, muhafazakark kavramları ciddi bir biçimde sorgulanmış, bu cahili anlayış ve pratiklerden tümüyle kopulmaya gayret edilmiştir. Geleneksel anlayışın da etkisiyle, devleti adeta kutsayan, devleti "ebed müddet" görerek, sorunu yöneticilerle, yöneticilerin uygulamalayla sınırlayan anlayışın yüzeyselliği kavranmaya başlanmıştır. Devletin, sistemin yönetici şahıs ve zümrelerden bağımsız, şahıslan iradelerinin üzerinde bir yapı, ideoloji ve işleyişe sahip bulunduğu gerçeğinin görülmesiyle birlikte uzlaşmacı, reformcu yaklaşım sorgulanarak, inkılapçı (devrimci) yaklaşım benimsenmeye çaşılmıştır.

Siyasi mücadele ve değişim perspektifinde inkılapçı yaklaşımın benimsenmesi ve yaygınlaşmasında etkili bir unsur da 70'li yılların sonunda İran'da gerçekleşen İslam devrimi olmuştur. İşbirlikçi, zalim bir diktatörlüğe karşı başarılı bir halk hareketi şeklinde gerçekleşen İran'daki devrim, bütün dünya Müslümanları ile birlikte Türkiyeli Müslümanlara da siyasi mücadele­nin yöntemi ve araçlarına ilişkin olarak inkılapçı çizginin gerekliliğini ve gücünü kanıtlayan bir örnek ol­muştur. İran'da yaşanan devrim ve 80'li yıllardan itibaren tüm dünyada yükselen İslami hareket olgusu, Türkiyeli Müslümanlar arasında iyimserlik ve özgü­ven duygusunu geliştiren bir devrimci sürece yol açmıştır.

Bu süreç, mevcut sistemin ve iktidar odaklarının tağuti niteliğinin net bir biçimde kavranması ve tağuti sistemin "düşman" kimliğinin belirginleşmesi acısın­dan öğretici bir süreç olmuştur. Fakat sürecin tamamlanmış olduğu söylenemez. Özellikle düşünsel ve örgütsel yapılanma noktasında ortaya çıkan istikrarsızlık ve ilkesizlik gibi nedenlerle, egemen şirk sistemine karşı alman, alındığı sanılan tavrın zaman zaman son derece bulanıklaştığı, çelişkiler içerdiği görülebilmektedir. İslami kimlik iddiası taşıyan oluşumların mevcut sisteme ilişkin tavırlarında netliğin slogan düzeyinde kalması ve pratikte savrulmalar yaşanması İsla­mi kimlik iddiasını örseleyen, boşa çıkartan bir zaaftır. Gerek geçmiş dönemlerde Müslüman kavramının önüne eklenmiş bulunan sağcı, muhafazakâr, milliyetçi vb. sıfatlar, gerekse son zamanlarda eklenmeye çalışıldığı görülen demokrat sıfatı sadece kavramsal düzeyde değil, içerik itibariyle de tümüyle reddedilmeli, bu tür çarpık anlayışların etki alanlarından bütünüyle kopulmalıdır.

İslami kimlik tağuti sisteme karşı net, tavizsiz ve devrimci bir tavrı gerektirir. Bu tavır alış ilkesel bir zorunluluktur ve asla şartların değişmesi, düşmanın tavrının farklılaşması ya da zafere ulaşmada, sonuç almada etkili olunup olunamaması gibi gerekçelerle bundan vazgeçilemez. Düşmanın baskılarına karşı olduğu gibi uzlaşmaya zorlayıcı, uzlaşmacılığı teşvik edici sinsi politikalarına karşı da direnmek asıldır. Baskı ve zorla birlikte, oluşum aşamasındaki İslami bir ha­reketi uzlaşma batağına çekerek çözmeye çalışmak, tağuti güçlerin her zaman baş vurdu klan bir politika olmuştur. Bu hususla ilgili olarak Rabbimiz Yüce Kitabı'nda şöyle buyurmaktadır: "Onlar isterler ki sen onlarla uzlaşasın da, onlar da seninle uzlaşsınlar"(Kalem:68/9). Egemen şirk sisteminin dayatmaları karşısında uzlaşıcı, tavizkar tavır alışlar, sonunda İslami ilkelilik ve duyarlılığın tümüyle tasfiyesini doğurabilecek çıkmaz bir sokaktır.

 

 

Topluma Karşı Ölçülülük

Sahih bir İslami kimliği bekleyen bir diğer ciddi tehlike de, topluma ilişkin yaklaşımda ölçüsüzlüktür. İçinde yaşadığımız toplumun büyük bir çoğunluğunun

"Müslüman" olduklarını söylemeleri, kendîlerini İs­lam'a nisbet etmeleri önemli bir olumluluktur ve mut­laka değerlendirilmesi, geliştirilmesi gerekir. Fakat Müslüman olmanın soyut bir iddiadan ibaret olmadığı, Kur'ani ölçülerinin bulunduğu da gözden uzak tutula­maz. Bazı çevrelerce son zamanlarda Müslümanlar ye­rine yaygınlaştırılmaya çalışılan "inananlar" kavramı bu konuyla ilgili ciddi bir çarpıklığa işaret etmektedir. Mümkün olduğu kadar geniş bir kesimi kucaklaması, kapsaması kaygısıyla üretildiği ve kullanıldığı anlaşı­lan bu kavram, Hıristiyanvari bir takım çağrışımlar yapmak yanında, içeriğine yüklenilen anlam itibariyle de İslami kimliğe ilişkin netlik ve kapsamlılığı yansıt­maktan oldukça uzak, adeta içi boş bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. İçinde yaşadığımız toplumun genel olarak Rabbimizin şu ayetinde vasfettiği hal üze­re bulunduğu bir gerçektir: "Onların çoğu, Allah'a or­tak koşmadan inanmazlar." (Yusuf:12/106)

Egemen şirk sistemine karşı net tavır alıp, aynı sis­temin ideolojisinden, değer yargılarından, kültüründen beslenen, en azından ciddi bir biçimde bunlardan etkile­nen toplumu, egemen sistemin sirkinden azade görmek çelişik bir tutumdur. Her şeyden evvel unutulmamalıdır ki, egemen otoritenin temsil ettiği olumsuzluk, toplu­mun genel anlamda içinde bulunduğu olumsuzluğun bir sonucu, bir yansımasıdır. Toplumun büyük çoğunluğu egemen sistemi gönül rızasıyla desteklemeyebilir fakat en azından karsı çıkmamakta, gönülsüz de olsa itaat etmekte, dolayısıyla sistemin devamına katkı sağlamak­tadır. Kur'an-ı Kerim'de bu gerçek; "... Bir toplum özün-dekini değiştirmedikçe Allah da o toplumun durumunu değiştirmez" (Rad:13/11) şeklinde ifade edilmektedir.

İslami kimlikli bir kalkış, kendisine düşman ola­rak, temel hedef olarak mutlaka ülkeye ve topluma egemen şirk sistemini seçmeli; bununla beraber, toplu­mun içinde bulunduğu yaygın cahili anlayış ve pratik­leri de değiştirmeyi-dönüştürmeyi, amaçladığı öncelik­li hedefleri arasında belirlemelidir. Dün olduğu gibi bugün de toplumun sahip olduğu geleneksel din anla­yışı, ancak muharref bir din kültürü şeklinde tanım­lanmaya müsait bir görüntü arzetmektedir. Tasavvuf kültürü, kelamcılık, mezhepçilik gibi İslam'ın özüne yabancı tarihsel oluşumların gölgesi altında Kur'an'ın saf, berrak mesajı ve Resulullah'ın pak sünneti alabil­diğine bulanıklaştırılmış, anlaşılmaz kılınmıştır.

İslam anlayışının bu şekilde eklektik bir nitelik ka­zanmasında asıl sorumluluk baskıcı, zalim yönetimlerin olmakla birlikte, tevhid akidesine tümüyle aykırı bir biçimde gelişen ve palazlanan 'ulema' sıfatlı bir ruhban sınıfı olgusunun payı da gözardı edilmeme­lidir. Kur'an'da müminlerin bir sıfatı, sahip olmaları gereken bir özellikleri olarak vurgulanan ''ilim" olgu­sunun, tarih içinde adeta sınıfsal bir tekele, insanlar ile Allah arasında, insanlar ile Allah'ın Kitab'ı arasın­da bir aracılık müessesesine dönüştürülmüş olması, din anlayışının tahrife uğramasında belirleyici bir rol oynamıştır.

İslami kimlikli bir hareket, topluma karşı Ölçülü ol­mak zorundadır. "Halk hareketi", "halka dayanan ha­reket" gibi sloganları kendisine şiar edinmiş ve buna uygun faaliyet gösteren hareketler belki kitlesellerine, geniş kitlelere ulaşma anlamında başarılı olabilirler; ama İslami ilkelerden, İslami doğrulardan tavizler pa­hasına ulaşılan başarıların İslami bîr değer taşımaya­cağı açıktır. Aslolan kitlelerle bir noktada buluşmak, kitlelerin doğrularım doğru kabul edip yüceltmek de­ğil, ilahi ölçüleri baz alarak kitleleri eğitmek, doğrula­rı ulaştırmaktır. Aslolan halka değil, Kur'an'a dayan­maktır, Kur'an'ı Ölçü almaktır.

Elbette İslami bir hareket ancak geniş kitleleri örgütleyebildiği, cihad ve şehadet bilinciyle harekete ge­çirebildiği oranda egemen şirk iktidarına karşı ciddi bir tehdit ve alternatif oluşturabilir. Bu yüzden küfre ve zulme karşı sürdürülen İslami bir mücadelenin ba­şarılı olabilmesi açısından kitleleşmenin belirleyici bir aşama ve ulaşılması gereken bir hedef olduğu açıktır. Bununla birlikte, sahip olunan temel ölçülerden taviz­ler pahasına bir kitleleşme İslami bir hareketin amacı olamaz.

Kitleye ilişkin politika belirlerken, geniş kitlelere mesajı ulaştırma adına ilkeselliği göz ardı etmenin so­nuçta ciddi bir kimlik erozyonu doğurması kaçınılmaz­dır. Kitleleri kuşatıcılık, kitleleri kucaklama iddiaları­nı bekleyen muhtemel akibet kimliksizlik batağıdır. Yapılması gereken şey, kitle kuyrukçuluğu anlamına gelecek şekilde kitlelerin peşine takılmak, kitlelerin peşinde sürüklenmek değil, kitlelere öncülük sorumlu­luğuna uygun davranmaktır.

İslami mücadele ancak uygun yöntem ve araçlarla ger­çekleşebilir. Bu noktada tağuti sisteme karşı devrimci ve toplumun cahili gelenek ve pratiklerinden bağımsız bir tavır, İslami kimliğin en belirgin vasıflan olarak sahip olun­ması gereken temel ölçülerdir. İslami kimlik ancak bu temel ölçüler üzerine bina edilebilir. Ve ancak İslami kimlikle ortaya konulacak olan bir mücadele, İslami mücadele olarak vasfedilmeye layıktır. 

 

İMAN EYLEM

İslam, hayatın bütününü kuşatan evrensel bir din­dir. O, üretilmiş olan tüm maddi veya metafizik eği­limli dünya görüşlerine (dinlere) galebe çalıncaya ka­dar yaşayacak ve tekrarlanacak olan Rabbani bir çağ­rıdır (Resullerini hidayet ve hak din üzere gönderen O'dur. Öyle ki onu (İslam'ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler hoş görmese bile. (Saff, 61/9)). İslam, insanlığı gerek zihni açmazlarından, ge­rekse ameli sorunlarının karanlığından aydınlığa ulaş­tırmanın çağrısıdır. İslam, insanlara alemlerin yaratı­cısı olan Rabbîmiz katından iletilmiştir. İletilen bu çağrının insanlara taşıyıcıları ise hidayet üzere seçilen resuller olmuştur. Ve son peygamber Hz. Muhammed (a) ise kendisine Rabbimiz katından vahiy edilen Kur'an'ı hidayet rehberi olarak bizlere aktarmıştır. ("...Size. sarıldığınız, sürece asla dalâlete düşmeyeceğiniz bir şey bırakmış bu­lunuyorum: Allah'ın Kitab'ı." (Müslim, Hac.147; Ibn Mace, Menasık. 292))  Kur'an, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkartmak ve Allah'ın yoluna iletmek için indirilmiş bir Kitap'tır. Dolayısıyla insanlık için dinin veya hidayet bilgisinin kesin ve mutlak kaynağı Kur an'dır.

Kur'an'ın temel çağrısı, kesin inanç ve bağlılık ge­rektiren itikadı bir temele dayanır. Ancak bu temele sıkı sıkıya bağlanıldığında Kur'an'ın mesajı akıl edilmiş.

ve İslam yaşanmış olur. Bu temel "Kelime-i Tevhid"; yani Allah'ın tek ilah olduğunun bilinmesi ve gereğin­ce amel edilmesidir. Rabbimiz "Allah'tan başka ilah ol­madığına" inanmamızı bize emreder (Muhammed, 47/19). Tevhid inancı; yaratma, hüküm koyma, gaybı bilme konularında ve yaşamın tüm alanlarında Rabbimizin otoritesine baş-kaldıran veya O'nun otoritesine ortak olmaya kalkışan tuğyan içindeki tüm beşeri veya beşer üstü güçlere "hayır" (La) deyip; kullara kul olmayı reddederek kul­luğumuzu (ibadetimizi) ancak Allah'a has kılmanın bi­lincine ermektir. Hz. Muhammed tebliğinin ilk safha­sında "La İlahe İllallah" (Müzemmil, 73/9) şiarının ilk "şahid"i (Hiç şüphesiz biz size, üzerinize şahid olacak bir elçi gönderdik... (Müzzemmil, 73/15)) olmuş­tu. O, İslam'a ilk çağrısına da Rabbimizi tekbir ederek başlamıştı. Zaten Kur'an, Rabbimizin tek ilah olduğu­nun bilinmesi, akıl sahiplerinin öğüt alması ve uyarıl­maları için iletilmiş bir tebliği (işte bu (Kur'an) uyarılıp korkutulsunlar, Allah'ın ancak bir tek ilah olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara bir tebliğdir, (ibrahim, 14/52)) değil midir?

İslam İnancı Soyut ve Bilgi Düzeyinde Kalan Bir Akide Değildir!

İslam inancının kaynağı ve ölçüsü Kur'an'a daya­nır. Bu inanç; soyut, zihinsel ve bilgi düzeyinde kalan bir akideyi değil, toplumsal yaşamda şahitlik oluştura­cak itikadi tavır ve kabulleri gerekli kılar. İslam itika­dı, vahyi bilgiyi ve mücadele yükümlülüğünü gerektiren; hayatın öncesini, sonrasını ve yaşanılan anı kuşa­tan bir bütündür. Bu inanç soyut bir akide değil, bağlı­larına gerek zihinsel ve gerekse ameli alanda her türlü bozulmaya (ifsada) karşı "La" dedirtip, düzeltme-dönüştürme (ıslah) görevini yükleyen devrimci bir kabul­dür.

Tevhid akidesi, bilgi ve eylemi birbirinden ayrıştır­mayan dinamik bir inançtır. Tevhidi bilince ulaşan bir kişi İslam adına inanç ile ameli, düşünce ile eylemi, itikad ile siyaseti ayrıştıramaz. Tevhid inancına sahip olan herkes, her türlü şirke, zulme ve ifsada karşı inanç, düşünce, tavır ve hareket birliği içinde İslami mücadeleye katılmak; edindiği Kitabi bilgiyi imanlaştırmak için "cihad"ı üstlenmek zorundadır. İslami mü­cadeleyi, diğer bir deyişle cihad sorumluluğunu üstlen­meden kurtuluşa erişilemez. Çünkü cihad, Allah'ın ha­lis dini ile, Kur'an ile, kendi nefsimiz ve insanlar ara­sındaki her türlü engeli kaldırma ve tağutların haki­miyetini tasfiye etme mücadelesidir. (Öyleyse kafirlere itaat etme ve onlara karsı (Kur'an'la) büyük bir cihad et. (Furkan, 25/52))

Kur'an'ın Mekke ve Medine döneminde inzal olan bütün ayetlerinde, soyut ve teorik bir davet değil, ame­li sorumluluklar yükleyen bir çağrı vardır. O, Rabbimize itaat etmeye; gerek gaybi gerekse sosyal, idari, siya­si, ekonomik alanlarda yaşanan şirk ve zulümden uzaklaşmaya dair bir uyandır, Mekke'de başlayan İslami mücadele, Rabbimizin ismini yüceltmeye yönelen akidevi bir eylemdi. Ve İslam'a düşmanlık eden, Müslümanlara zulüm ve işkenceleri reva gören Mekke müşrik toplumu ve önde gelenleri de Allah inancından habersiz değildiler. Günümüzün egemen cahili yapıla­rında da durum farklı değildir. Dün de bugün de "Sırf 'Rabbimiz Allah'tır dedikleri için..." (Hacc, 22/40) müminler, ilahlık iddiasına kalkışan tağuti güçler tarafından hakaret ve saldırılara maruz kalmışlardır. Sahte ilahları en fazla öfkelendiren çağrı ise, gasbettikleri egemenlik alanlarım terk etmeleri zorunluluğu ile ilgilidir. Çün­kü- Kur'an'ın bildirdiği ilah inancı ve itikadı bağ; soyut bir "inanç sistemi"ni değil, hayatın tümünü kuşatan bir "dünya görüşü"nü önermekte ve vahiy dışı tüm güç, otorite ve uygulamaları tasfiye etmeyi hayati bir görev olarak belirlemektedir.

İslam ümmeti, Kur'an ile olması gereken bağım ta­rihi süreç içinde yitirdikçe, itikadının ameli boyutunu ve ana hedefini unuttu. Zihinsel sapmalar sonucu bulanıklaşan inanç yapısı, davranışların da bozulmasına neden oldu. İnanç, hayattan koptu ve büyük ölçüde teorik alana "hapsoldu. Tevhid kavramı, kelam ve felse­fi tartışmaların gündemine sıkıştırıldı. Şer'i mükellefi­yetlerimiz itikadın dışına itildi ve iman-amel ayrımı meşrulaştırılmaya çalışıldı. Yaygın olarak imanın şar­tı ile İslam'ın şartı birbirinden ayrıştırıldı. "...Kitab'ı terkedilmiş olarak..." (Furkan:25/30) bırakanlar Allah, ahiret günü, melekler ve resuller ile birlikte temel iman konusunu oluşturan ve muttakilerin kılavuzu olan Kur'an'ın hü­kümlerini unuttular. Oysa iyiliğe (Birr'e) ulaşılması için inanılması gereken umdelerle, yerine getirilmesi gereken fiiller birbirinden ayrıştırılamazdı. (Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz birr (iyilik, takva, itaat) değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitab'a ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgiline rağmen, onu yakınlara, öksüzlere, biçarelere ve boyun­duruk allında bulunanlara veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahitleşliklerin de ahidlerine uyanlarla zorda, hastalıkla ve savaşın şiddetli zamanında sabredenler (in tutum ve davranışıdır.) İşte bunlar, doğru olanlardır vb muttaki olanlar da bunlardır. (Bakara, 2/177))

Mekke cahili ortamında Kur'an'ın çağrısı; müminle­ri cahili inanç ve tutumlardan hicret etmeye ve haksız­lık karşısında tavır almaya teşvik eden, hayatın bü­tün ünitelerini kuşatan bir akidevi davet olarak insan­ların gündemine giriyordu, Rabbimizi tekbir etmekle, her türlü kirlilikten arınmak iç içe bir eylemdi. "Kalk ve uyar. Rabbini tekbir et. Kendini arındır." (Müddessir, 74/2-5).

Vahyi çağrının, insanları pratik sorunlarımızla doğ­rudan ilgili olan bir Allah inancına, hayatı kuşatan bir akideye, düşünce ve eylem planında her türlü şirke' karşı tavır alışa yönelttiğine bir çok ayet şahitlik etmektedir. İlk dönemde inzal olduğuna dair üzerinde mutabakat bulunan bazı ayetlerden çıkartılabilecek şu vurgular, konuyu aydınlatmaya yeterlidir:

Rabbimizin ayetleri karşısında "inatçı" kesilen ve Allah'a rağmen "ölçü" koyanları kınayıp-korkutmak (Müddessir, 74/16-26); Allah'ın kendilerine hiç bir güç vermediği Lat, Uzza, Menat gibi putları, toplum vicdanının ürettiği diğer zanni ve heva eseri tabuları ve yanlış şefaat anlayışla­rını reddetmek (Necm, 53/19-26); ölçüde hile yapanları, teraziyi doğru tartmayanları ve insanların haklarını gasp edenleri ikaz etmek (Şuara,26/181-183); kız çocuklarının hayatına kasteden uy­gulamaları kınamak (Tekvir,81/8-9); yoksulun doyurulması için teş­vikte bulunmayıp mal yığma tutkusuna kapılanları ce­hennemle korkutmak (Fecr, 89/18-23); kendini müstağni görenlere, hayrı engelleyenlere ve onların meclislerine (nadiye) boyun eğmemek (Kalem,68/10-15; Alak,96/9-19) gibi vurgular "Allah'tan başka ilah yok" hükmünün yaşara içinde karşılığını oluşturan en güzel açıklamalarıdır. İnzal olduğu toplumu, toplum­sal ilişkileri, egemenlerin tavrını; sosyal, hukuki, eko­nomik yapıyı tasvir eden Kur'an'ın bu ayetlerinin, bu­gün içinde yaşadığımız toplumdaki sosyal karşılıkları­nı İslami bir davete kalkışmadan önce bilmek ve iyi değerlendirmek zorundayız. Yaşadığımız çağda, bu ayetlerin sosyal karşılıklarını gözetmeyen ve tatbikine çalışmayan yaklaşımların, Kur'an'a bağlılık veya İs­lam'ı yaşama ve İslami mücadeleyi üstlenme iddiala­rında inandırıcı olabilmeleri imkansızdır.

Hele siyasi veya ekonomik sahada Rabbani ölçüleri gözetmeyen uygulamaların, ameli sapmaların, itikadı (akideyi) ilgilendirmediği iddiası içinde olanlara veya inanç-amel ayırımı yapanlara en güzel hatırlatma, yi­ne Kur'an'ın ayetlerindedir. "Dini yalanlayanı gördün mü? Yetimi itip-kakar. Yoksulu doyurmaya ön ayak olmaz. Vay şu namaz kılanların haline. Onlar kıldıkları namazdan gaflet içindedirler..." (Maun,107/1-4). Tevhid ve adaleti ikame etmek için bildirilmiş olan Kur'an, bu ayetlerde görüldüğü gibi yetime ve yoksula karşı amelî görevini yapmayan veya öksüzün ezilmesine ve yoksulluğun artmasına neden olan güç sahiplerine karşı tavır al­mayan kişilerin teoride kalan tevhid inancını, din inancını, kitap inancını kabul etmez.

Müslüman olmak, tevhid akidesini kabul etmektir. Bu inancın soyut, zihinsel ve bilgi düzeyinde kalan bir akide olmadığı açıktır. Bu akide, bağlısını gerek zihin­sel ve gaybi alandaki; gerekse sosyal, siyasal, ekono­mik veya ameli alandaki her türlü şirke, zulme, hak­sızlığa karşı mücadele etmeye sevk eder. İslam inancı, İslami mücadeleyi üstlenmeden yaşanamaz. İslami mücadele ise akidevi temelli bir harekettir. İslami mücadelenin zihinsel, yapısal ve metodik sorunlarının çö­zümünde gösterilecek şahitlik ve kazanılacak basan, Kur'an ile irtibat düzeyi ve akidevi netlik ile doğru orantılıdır.

 

 

Netlik ve Tutarlılık

İslam düşmanlarının ve münafıkların başarısıyla sonuçlanan mağlubiyetler karşısında, İslami duyarlı­lıkla yükseltilen mücadeleler, onurlu direnişlerdir. Ama fikri ve siyasi çizgisini, hedeflerini ve yöntemini Kur'an bütünlüğü içinde netleştirmemiş bir direniş, tüm İslamilik iddiasına rağmen önemli zaaf ve eksik­likler taşır. Bu bağlamda bir durum değerlendirmesi yaptığımızda, Türkiye'de ve İslam coğrafyasının bir çok yöresinde zalim iktidarlara, emperyalizmin fikri ve zihni saldırılarına karşı fedakarca mücadele veren İslami hareketlerin düşünsel, yapısal ve metodik sorun­larının çözümünde, tarihin ve modern kültürün muharref değerlerinden yeterince arınmış bir zihinle Kur'ani bilgiyi merkeze aldıklarını söyleyemeyiz.

Sorunu, fikri yetersizliğin giderilmesinde gören ve­ya Kur'ani bilgiyi öncelediği için Kur'an çalışmalarına yönelen çabaların bir çoğu ise, şahitlik ve fiili mücade­le görevini erteleyen veya siyasi tavırdan kopuk bir tu­tum içindedirler. Böyle olunca da egemen sistemin da­yattığı fiili durum ve cahili kültür karşısında boşlukta bırakılan mücadele sahasının, gittikçe uzlaşmacı ve teslimiyetçi tavır ve projelerle kirletilmesine ve haya­tın bütün alanlarını bilfiil kuşatan cihad ruhundan uzaklaşılmasına fırsat verilmektedir.

Bilgisiz bir eylemin ilkelerden çok, duygulara daya­nan yüzeysel bir kalkış olduğu doğrudur. Ancak diğer taraftan amelsiz bir bilginin de hamallık olduğunu (Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların durumu, kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir... (Cuma,62/5))

 ve amelsiz söylemlerin kınandığım (Ey iman edenler niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? (Saf, 61/2))  Kur'an bilgisine sa­hip olanlar çok iyi bilmektedir.

Sahih bilgiye dayanmayan eylem, körlükten kurtu­lamaz. Ancak Kur'ani bilgiyi düşünce düzeyinde tutan ve amelleştirmeyen tavır ise, İslami yaşam açısından sahih bir inanç ve sahih bir tutum sayılamaz. Gerek zihni ve gerekse fiili zulme, haksızlığa, şirke karşı çık­manın ve hakkın şahitliğim gerçekleştirmenin bilgisi­ni, Kur'an'dan öğrenen kişiye düşen görev, artık hida­yet rehberinden nasıl yararlanılacağının metodolojik tartışmalarının içine kilitlenip oyalanmak değil; yaka­ladığı aydınlığın şahitliğini yapmaktır. Bu konuda dini anlama problemi ile uzmanlık gerektiren bazı detay konulann araştırılması birbirine karıştırılmamalıdır. Aydınlığın yolu kolaylaştırılmış ve anlaşılır kılınmış­tır. Ancak aydınlığa ulaşmak zahmetsiz değildir. Emeksiz kazanç, emeksiz mutluluk olmaz. "Hakkı söy­lemekte olan kitap" yükleneceğimiz şahitlik görevinin, "güç yetiremeyeceğimiz" (Müminun, 23/62) bir yük olmadığını bildir­mektedir.

Kitabın kolaylaştırılmış mesajını kavradığımızda, yaratılış amacımıza uygun davranacağımızın bilinciyle "kelime-i şehadet" getiririz. Kelime-i şehadet ile "Al­lah'tan başka ilah yok" hükmüne tanıklık etmek için söz veririz. O halde Müslüman oluşumuz bize iç eğiti­mimizi tamamlamak ve olgunlaştırmak için "Kur'an'ı tertil üzere okuma" (Furkan,25/32;Müzemmil,73/4) görevi yanında; her türlü zulme, baskıya, şirke ve müşrik otoriteye karşı tevhidi haki­kati hakim kılma mücadelesini de yüklemektedir. An­cak böylesi bir mücadele sürecine katılarak şahitliğimizi yerine getirebilir ve şahitliğimizle imanımızı doğ­rulamış oluruz. Ve biliriz ki müminler, "şahitliklerinde dosdoğru davrananlardır" (Mearic,70/33). Hakikatin şahitliğini yap­mak, hakikate inanmaktır. Şahitlik, İslami mücadele­ye katılmaktır.

 

 

Kur'an Nasıl Bir Kitaptır?

Kur'an, hayatımıza düzen vermek; inanç, düşünce ve eylem alanında ilke ve yol göstermek üzere alemlerin yaratıcısından biz insanlara, elçisi aracılığıyla iletilen bir rehber, bir bildirim ve bir hitaptır. O, mevcut tüm zulüm ve baskı düzenlerine ve batıl anlayışlara karşı yükseltilecek mücadelenin yegâne ölçüsü ve meşruiyet kaynağıdır.

"Bir oluşumun veya hareketin meşruluğu neye göre belirlenecek?" veya "İslami kimliği oluşturan tanım, hedef ve yöntemlerin tespitinde hangi bilgi kaynağı esas alınacak?" sorularının tek doğru cevabını Kur'an verir.

Kur'an, tamamlanmış ve hak din olan İslam'ın beyan edilmesi ve insanlığın aydınlığa ulaştırılması için inzal olmuştur. Kur'an'ın beyanı; İslam'ın mesajını ve bu mesajın nasıl yaşanacağı ile birlikte, onun hayata geçirilme keyfiyetini de kapsamaktadır. Dolayısıyla İslami mücadelede karşılaşılacak her türlü sorunun çözümünde, hangi kaynağı kendimize asıl alacağımız konusu da açıldığa kavuşmuş olmaktadır. Zaten Rabbimizin, uydurma bir söz olmadığını vurguladığı Kur'an "... Ancak kendinden önceki kitapların doğrulayıcısı, her şeyin detaylı bir açıklaması ve iman edecek bir toplum için hidayet ve rahmettir" (Yusuf, 12/111)

 

 

Kur’an'a Yaklaşımda Taşınan Zaaflar

Bugün Müslümanlar ve İslam adına yapılan faaliyetler, teoride kendilerim Kur'an ile irtibatlandırma iddiasındadırlar. Ama Kur'an'dan gereğince yararlanılması ve İslami mücadelenin doğru temellendirilip önünün açılması konusunda karşımıza önemli bir sorun çıkmaktadır. "Usuli" (metodolojik) problem olarak da ifade edebileceğimiz bu sorunun, birinci iddiası "Kur'an'ı herkesin anlayamayacağı", ikincisi ise; "Kur'an'dan kaynak olarak doğrudan yararlanılamayacağı"dır.

Tarihi süreç içinde üretilen birinci iddia, Kur'an'ın anlaşılırlığı hakkında yetkinin ancak "ulema" sıfatlı "din adamları" sınıfına ait olduğunu ve Kur'an'ın yaşanabilmesi için bu sınıfın zorunluluğunu ön şart olarak ileri sürmektedir. Bugün, İslami duyarlılığı yüksek olan çevrelerde dahi yaygın olarak kullanılan "İslami hareketin öncüsü ulemadır" ifadesi bu tarihi ön kabule dayanmaktadır. Oysa "ulema" kavramı çevresinde gösterilmesi gereken dikkat, "âlim" kavramının Kur'an'daki kullanımının ve bu kullanımın her mümin kişiyi kuşatan özelliğinin daraltılmasını Önleme hassasiyetine dayanmalıdır. Eleştirilmesi gereken, İslami disiplinlerde ihtisas sahibi ve birikimli kişilerin varlığı değil, İslami mücadeleyi yüklenmeyen veya sahih ölçüleri önemsemeyen ve ilkesiz bazı insanların, bilgi birikimleri nedeniyle imtiyazlı konuma getirilmesidir. Bu bağlamda "âlim" ile "uzman" kişilerin konumu karıştırılmamalıdır. Âlim olmak, tüm Müslümanların görevidir; uzmanlık ise, İslami mücadele ve İslami hayat için gerekli, fakat ihtisas ve yoğun çaba gerektiren bir durumdur.

İkinci haksız iddia ise; bazı rivayetleri ve kelami, felsefi veya tasavvufi kabulleri; tefsir, hadis, fıkıh usulü konusunda formülleşen bazı hükümleri onaylamayı, Kur'an'ı anlamanın ön şartı olarak ileri sürmektedir. Bu geleneksel anlayış, dinin kaynağım "edille-i şer'iyye" gibi değişik formlarda çoğaltmakta; Kur'an ile hadis rivayetlerini, Kur'an ile içtihad veya kıyası, Kur'an ile çoğunluğun kararını (icma) eşitlemekte; hatta birincisinin anlaşılmasını ancak diğerlerinin varlığına bağlı kılmaktadır. Bu tutuma göre; Allah katından insanların anlayacağı bir dille "iletilen'' Kur'an, ancak insanlarca "üretilen" sözlü ve yazılı kaide ve usullerle ve oluşturulan kültürel birikim ile anlaşılabilir.

Kur'an'a ön yargısız yaklaşmak, öncelikle tarihi süreç içinde üretilmiş olumsuz birikimlerden arınma çabasıyla mümkündür. Bununla birlikte içinde doğduğumuz çevreden edindiğimiz inanç, kültür ve alışkanlıklardan bir anda kopmamız da kolay değildir. Bu yüzden, daha hayatın amacı konusunda sorular sormaya başladığımız anda, sahip olduğumuz dini telakkinin doğruluğu sorunu gündeme gelir. Kur'an'a nasıl yaklaşacağımızı; egemen sistemlerin kontrolündeki dini eğitim çalışmalarının getirdiği bakış veya gelenekten devraldığımız ya da çevremizle birlikte kazandığımız kimliğin niteliği mi belirleyecektir; yoksa kimlik ve tutumumuzu Kur'an bilgisi mi oluşturup yönlendirecektir?

Bu sorulara verilecek cevap, Kur'an'a "belirleyen" olarak mı, "belirlenen" olarak mı yaklaştığımızı veya inandığımızı da ortaya koyacaktır.

Aslında Kur'an'dan doğrudan yararlanılamayacağı üzerinde duran ve onu anlamak için üretilmiş bazı kültürel kalıpların öncelenmesini şart koşan geleneksel yaklaşımla; Kur'an'ın anlaşılmasının göreliliği (izafiliği) konusunda Batılı referans çevrelerinin etkisiyle oluşan modern yaklaşım; birbirleriyle örtüşmektedir.

Kur'an'ın anlaşılırlığı hakkında, Batılı referans çevrelerinden devşirilen ve tağuti rejimlerce de destek gören bu söylem, bir metinden anlaşılan hakikatin tek olmadığı, hakikatin kişiden kişiye değişeceği; yani Kur'an ayetlerinin anlaşılmasının "göreceliliği" iddiasını gündeme sokmaya çalışmaktadır. Bu görüş, Kur'an'ı anlamaya çalışanların tarihi süreç içinde veya çevre şartlarının etkisi ile oluşmuş düşünce tarzların­dan etkileneceği iddiası ile Kur'an'ın ön yargısız anlaşılamayacağını savunmakta ve tarihselci bir yaklaşımla Kur'an'ın evrensel ve mutlak hükümleri üzerinde şüphe uyandırmaya çalışmaktadır. Bu söyleme göre de Kur'an "belirleyen" değil, "belirlenen" konumuna düşmektedir.

Bu noktada, Kur'an'ın tarihî şartların bir ürünü olduğunu iddia eden oryantalist zihniyetle, Kur'an'ın anlaşılmasını ve belirleyiciliğini İslam tarihi içinde "üretilmiş"' olan kaynaklara bağlayan gelenekçi, mukallid zihniyet arasında, sonuç itibariyle pek fark yoktur.

 

 

Kur'an Anlaşılır Bir Kitaptır!

Kur'an ile irtibat konusunda iki yönlü bir durum vardır. Birincisi, ön kabullerden sıyrılma azmi içinde Kur'an'a yönelmektir. İkincisi de; aklını ve kalbini kendisine açan kişileri, Kur'an'ın yönlendirmesidir. Kur'an düşünce ve eylemlerimizin temel kılavuzu ise, ondan edineceğimiz bilgiyi ancak yaşayarak inançlaştırabiliriz. İnsanları zandan ve taklitten kaçınmaya ve akıl etmeye sevk eden Rabbimiz, inanmamız gerekenleri de, anlayamayacağımız veya sadece bir kısım zümrelerin anlayacağı bir kapalılıkta sunmamıştır. Rabbimiz "... Kitabı açıklanmış halde..." (Enam,6/114) indirmiştir. Kur'an tahsile ve ihtisasa sahip özel bir sınıfa  değil, tüm insanlar (en nas)a hitap etmektedir. Öğüt ve ibret alınması, düşünülmesi için kolaylaştırıldığı vurgulanmaktadır (Kamer,54/17,22,32,40;Yusuf,12/2). Kur'an ayetlerinin apaçık olduğu (Hadid,57/9;Bakara,2/118 vd.) da belirtilmiştir. Kur'an'ın anlaşılamadığı iddiası, anlamayan kişilerin değişik nedenlerden ötürü, onu gündemlerine almamalarından kaynaklanmaktadır. Yoksa azılı kafirler bile Kur'an'ın mesajını anlamışken (Siz, onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlardan bir grup vardı ki, Allah'ın kelamını işitirler de, iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi. (Bakara, 2/75)) halis bir niyetle ona yönelenlerin Kur'an'ın açık ve genel mesajını anlamamaları mümkün değildir. Mekke müşrikleri genellikle Kur'an'ın anlaşılırlığı hakkında değil, kaynağı hakkında tartışma açmış ve itirazlarda bulunmuşlardır.

Yine Kur'an'dan biliyoruz ki, her Rasul apaçık anlatması için kendi kavminin diliyle gönderilmiştir Onlara iyice açıklasın diye, her elçiyi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik... (İbrahim, 14/4). Ve Rabbimizin "Akletmeniz için onu Arapça bir Kur'an yaptık" (zuhruf,43/3) buyruğu, vahyin, Arapça konuşan bütün muhatapları tarafından anlaşılacağı vurgusunu ön plana çıkarmaktadır. Kur'an lafızlarının kavranıp kavranmadığı, getirdiği mesajın eylemleşmesi veya ona gösterilen tepkilerle anlaşılır. Bu açıdan baktığımızda da vahyî mesajın kavranması ve eylemleşmesi konusunda, Arapça bilmemek, mazeret oluşturmamalıdır. Kaldı ki, Kur'an'a inanmayan Arapların, Kur'an'ın Arapça dışında bir dil ile nazil olması karşısında nasıl mazeret uydurmak isteyeceklerini de bilmekteyiz Eğer biz onu yabancı (dilde) bir Kur'an yapsaydık derlerdi ki: 'Ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap'a yabancı bir söz mü (geliyor)?'... (Fussilet, 41/44). Bu konuda Arapça'ya yapılan vurgu, Kur'an'ın inzal olduğu orijinal lisana işaret olduğu kadar, o ilahi hitabın her insanın anlayabileceği bir beşeri dil sınırlan içinde sunulmuş olduğu vakıasına da bir işarettir. Arap dili üzerinde özel ihtisas gerektiren konular dışında, Arapça bilmeyen ama Kur'anî ıstılahlara ve mevcut çalışmalara dikkat eden bir okuyucu, güvenilir meallerden, mukayeseli bir biçimde yararlanarak, Kur'an'ın mesajını, Kur'an'ın müminlere yüklemek istediği İslami kimliği ve sorumluluğu yeterli düzeyde anlayabilir. Zaten özel ihtisas gerektiren konular, iyi Arapça bilenler için dahi uzmanlığı, birikim sahibi olmayı ve istişari iletişimi gerekli kılmaktadır. Kur'an'ın herkesçe anlaşılabilir mesajını kavramak ve eylemleştirmek ile bazı detay ve dilbilimsel konuların tahkiki birbirine karıştırılmamalıdır.

Ayet metinleri, her dilde olduğu gibi delalet ettikleri anlam itibari ile kat'ilik veya zannilik taşımaktadırlar. Eğer ayetin lafiz ve ibarelerinden amacı ve delaleti net olarak anlaşılıyorsa, mutlak anlamdan veya delaletin kat'iliğinden bahsedebiliriz. Bu konuda dilin fonksiyonundan ziyade, mesajın netliği önemlidir. Kur'an'ın mutlak hükümleri de bu tür ayetlerdir. "Gaybı Allah'tan başkasının bilemeyeceği", "Meleklerin Allah'ın kızları olmadığı" "Şirkin en büyük zulüm olduğu", "Kıblenin Mescid-i Haram olduğu", "Domuz etinin, leş ve kanın haramlılığı" gibi konular delalet itibari ile kafi, yani evrensel ye mutlak hükümleri oluşturmaktadırlar. Öte yandan "Müslümanların işleri aralarında şûra iledir" hükmünde olduğu gibi, bazı ayetlerin anlamı net olarak anlaşılmakla beraber, taşıdıkları hükmün keyfiyetinin nasıl olacağı bir ihtiyarilik taşımaktadır, îşte hükmü anlaşılan ama uygulanması belirli bir şekilde sınırlanmayan Kur'an lafızları, farklı yorum, görüş ve içtihadlar kaldırabilir. Bununla birlikte delaletinde zannilik bulunan hiç bir ayetin yorumu, Kur'an'ın bütünlüğü ve mutlak hükümlerine aykırı bir biçimde yorumlanamaz. Örneğin zulmü gidermek için inzal olmuş ve şirki zulüm olarak nitelen­dirmiş olan Kur'an'ın hiç bir ayetinden, delaletindeki zannilik dolayısıyla; "İslam akaidi" kitaplarının bir çoğunda yer alan ve "fasık imamın arkasında namaz kılınabileceği", "zalim sultana itaat edilebileceği" hükümlerindeki gibi; fisk'a veya zulme rıza gösterilebileceği sonucu ve hükmü çıkartılamaz.

Rabbimiz bizlere sonsuz hakikatlerini, sınırlı ve insan idrakinin anlayabileceği beşeri bir dil ile anlatmaktadır. Böyle olunca da beşeri dilde anlatım kolaylığı sağlayan mecazi, sembolik ve temsili anlatım gibi, bazı dil sanatlarının kullanılması tabiidir. Örneğin "Allah'ın eli", "Ayetler karşısında kör olmak" gibi ifadeler -bazı yanlış değerlendirmelerde yapıldığı gibi müteşabih ayetler değil- Kur'an'daki mecazî kullanımlardır. Kur'an ayetlerinin tasnifinde "muhkem" ve "müteşabih" kavramlarıyla karşılaşmaktayız. (Kitab'ı sana O indirdi. Onun bazı ayetleri muhkemdir. Onlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de mütesabihtir. Kalblerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve onu te'vil etmek için onun müteşabih ayetlerinin ardına düşerler. Oysa onun tevilini Allah'tan başka kimse bilmez... (Al-i İmran, 3/7)  Muhkem ayetlerin Kitab'ın anası olduğu açıklanırken, müteşabihlerin peşine düşenlerin ise kalplerinde eğrilik olduğu ve fitne çıkartmak istedikleri vurgulanmaktadır. Müteşabihlerin "te'vilini Allah'tan başka kimsenin bilmeyeceği de ifade edilmektedir. "...Te'vili gelip çattı­ğı gün..." (Araf,7/53) ayetinde de görüleceği gibi "te'vil" bir şeyin sonucu, gerçekleşmesi; o şeyin hakikati anlamına gel­mekte ve bu kelime ilgili ayette geçen "müteşabih" ifadesinin açıklayanı olmaktadır. Buna göre müteşabih ayetler, lafızları anlaşılamayan değil, taşıdığı anlamın (haberin), te'vilinin (akibetinin) ve mahiyetinin ne olduğu bilinemeyen nasslardır.

Kur'an'ın anlaşılması onun gereği gibi okunması şartına bağlıdır. Bu umdenin en çarpıcı tefsiri "...Okumakta ve öğretmekte olduğunuz Kitab'a göre Rabbe halis kullar olunuz..." (Al-İmran,3/79) ayeti ile yapılabilir. Buradaki öğrenim "kıraat" değil, "talim"dir. Talim, ilahi buyruğun uygulama ile örneklendirilmesi olayıdır. Kur'an okuma eylemi durağan değil, aktif bir çabayı gerekli kılmaktadır. Yani Kur'an okuma sadece bir bilgilenme değil, bilginin uygulamaya dökülmesi halidir. Dolayısıyla Kur'an üzerine yapılacak çalışmaların programlanmasında, teori ile pratiğin veya bilgi ile amelin birbirinden bağımsız olmadığına öncelikli olarak dikkat edilmeli, eğitimin İslami mücadelenin tamamlayıcı parçası olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

Kur'an'ın anlaşılması için oluşturulan "tefsir usulü" disiplininin taşıdığı bazı yanlış ön kabuller, bizzat Kur'an'ın anlaşılmasında önemli engeller oluşturmaktadır. Bunların en önemlisi ise "nesh teorisi"dir. Tefsir usulü çalışmalarında yaygın olarak kabul görmüş bu teoriye göre, Rabbimizin Kitabı'ndaki bazı ayetlerin (nasih) diğer bazı ayetlerin (mensuh) hükmünü geçersiz kıldığı iddia edilmektedir. Eski şeriatların neshi ile ilgili ayetlerden (Al-i İmran,3/50; Nahl.16/101; Bakara,2/106; Rad,13/39) kalkarak, bazı Kur'an ayetlerinin hükmünü de iptal etme yanlışına düşen "nesh teorisi"; ilgili ayetleri Kur'an bütünlüğünde değerlendirerek değil; çelişik rivayet ve kaideleri temel alarak oluşturulmuştur. Kur'an'a eksiklik ve çelişki izafe eden bu teorinin mensupları, bazı hükümlerin tedrici olarak inzal oluşunu veya "tertil" (merhale) meselesini Kur'an bütünlüğü içerisinde doğru kavrayamayarak bu hataya düşmüşlerdir. Kur'an'da çelişki olmadığını (Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Eğer Allah'tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, onda birbirini tutmaz çok şey bulurlardı. (Nisa, 4/82))  bildiren kelâmullah'ı temel almayan bu anlayış, kendi ota kabullerine bağlılık uğruna, bazı ayetlerin hükmünün iptal edildiğine fetva verirken, adeta dinin yegane kaynağının, bağlayıcı olup olmadığını tartışmaya açmıştır.

Kur'an'daki konu bütünlüğüyle ve ayetlerle çelişen rivayet veya hükümler geçersiz sayılmalıdır. Bu tür rivayet ve hükümler, değişik beyan ve tefsirlerle ve senet zincirindeki sağlamlık gerekçe gösterilerek savunulmamalıdır. Kur'an bütünlüğüyle çelişen her türlü rivayet ve anlayış terk edilmelidir. Bu ölçünün zayıflamaya başladığı, İslam tarihinin ilk dönemlerinden bu yana, rivayet ekolünün güç kazanmasıyla taklid yaygınlaşmış ve kitlelerin Kur'an ile doğrudan temas kurmaları adeta engellenmiştir.

Tefsir usulü kitaplarında, ayetlerin nüzul sebeplerini sadece hadislere dayandırma yaklaşımı da, Kur'an'ın önceliği konusunda yaşanan paradokslardan birisidir. Oysa ayetlerin nüzul ortamını anlamaya en başta Kur'an bütünlüğünden kalkarak başlamak gerekir. Bu ölçüye dikkat edilmediğinde, ilk inzal olan ayetlerde karşılaşılan "...namazlarında gaflet içindedirler" (Maun,107/5) veya "namaz kılanı engelleyen"(Alak,96/9-10)  lafızlarını, Kur'an bütünlüğü içinde değerlendirilmediğinden, çok çelişik izahlar içine girilmiştir. Bu hükümler Kur'an beyanının ilk dönemlerine aittir. Ve Kur'an bütünlüğü içinde baktığımızda bu ayetlerin indiği nüzul ortamı içinde anlaşılırlığı fevkalade kolaydır. Zira Kur'an'da namazın, İbrahim dininin devam ede gelen bir pratiği olduğu ve vahyin Mekke döneminde de bu ibadeti Ehl-i Kitap arasında yerine getirenlerin varlığı öğrenilebilmektedir. Bu sorunun açılımında da görüldüğü gibi, doğru olan; tarihi rivayetlerle ayetleri anlamak değil; karşılaşılan sorunla ilgili rivayetleri, Kur'an bilgisi ile analiz etmektir.

Kur'an ile irtibatı zorunlu olan bütün İslami mez­hep, ve ekoller, sahabe toplumundan farklı silsilelerle cem edilmiş olarak devraldıkları ve nesiller boyu taşıdıkları Kur'an'ın kesin ve kesintisiz haberini bize çelişkisiz olarak ulaştırmışlardır. Rabbimizin "zikri koruma" vaadi de belki bu şekilde gerçekleşmektedir. Kur'an'dan kalkarak biliyoruz ki, Kur'an lafzı, Arapça lisan ile Hz, Muhammed'in kalbine ilkâ olmuştur. Onu kavrayıp ezberlemek için dilini depreten Rasulullah(s)'a uyarıda bulunan Allah, "Onu toplamak ve okutmak bize aittir" (Kıyamet,75/16-18) hitabıyla Kur'an'ın derlenerek (cem edilerek) inzal olduğunu bildirmiştir.

Diğer taraftan Kur'an'ın mushaf olarak toplanması veya Kur'an tarihiyle ilgili rivayetler, sahih olmaları kaydıyla, ancak Rasulullah döneminde cem edilmiş olan Kur'an'ın çoğaltılması konusuyla irtibatlandırılabilir. İnançta kesin (yakın) ölçü sahibi olunmasını isteyen Kur'an'ın  kendisi de temel bir inanç konusudur. Ve kendi derlenişini, bizzat Rasul'e inzal olurken Allah tarafından "cem" edildiği şeklinde açıklamıştır.

Kur'an ile irtibatımızda "asıl hedef detay konulara haps olmak değil, Kur'an'ın mesajını ve yüklediği temel görevleri üstlenmek olmalıdır. Bunun için de anlaşılır   olan Kitab'a, nefsî taassuplarımızdan ve ön yargılarımızdan arınmaya çalışarak yaklaşmamız gerekmektedir. Biz zihnimizi ve kalbimizi Kur'an'a açtıkça, o da bize kendini açacaktır. Kur'an ancak kendini taşıyanlara kendini açmaktadır. Kur'an'ı taşımak ise her türlü zulüm ve şirke, ifsad olmuş zihniyet ve kurumlara karşı tavır alıp, hakkın şahidliğini üstlenme kararlılığına bağlıdır.

 

 

Sünnet Nedir?

Vahyi mesaj, insanlara kendi aralarından seçilmiş  bir rasul (elçi) aracılığıyla iletilir. Rabbimizin tamamlanmış din olarak seçtiği İslam da, Hz. Muhammed'in j aracılığıyla insanlığa iletilmiştir. Ancak insanların çoğu rasullerin beşer olmasına itiraz etmiştir. Ya rasullerin olağanüstü hallerle donatılmaları istenmiş ya da rasullerin konumu bu tasavvurlarla saptırılmaya çalı­şılmıştır (De ki: Ben size, 'Allah'ın hazineleri yammdadır, demiyorum! Gaybı da bilmem; size, bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyo­rum'... (En'am, 6/50). Bir çok ümmet, rasullerinin konumunu de­ğerlendirirken, dalâlete düşmüştür. Rasullerine eziyet edenler yanında, onların konumlarını yüceltip, ilahlık mertebesine çıkartanlar da olmuştur. Her iki tavır da önemli bir sapmadır. Bu sapmalara karşı, Kur'an vah­yini bize aktaran ve Kur'an'ın örnek alınacak ilk şahit­liğini gerçekleştiren Hz. Muhammed'in konumu, Kur'an bütünlüğü içinde iyi belirlenmelidir.

Rasulullah'ın örnekliğinin "sünnet" terimi ile zikre­dilmesi genel kabul görmüştür. Kur'ani mesajın şahit­liği konusunda söz, fiil ve ikrar şeklinde vücud bulan Rasulullah'ın uygulamalarına "sünnet" denmiştir. An­cak bu konuda da iki önemli yanlış yapılmıştır: Birinci yanlış, Rasulullah'ın, insanüstü bir örnekliğe sahip ol­duğu, Kur'an'ın bildirmediği konularda dinin tamam­lanması için Kur'an dışında da vahiy (gayri metluv) al­dığı ve bağımsız teşri yetkisiyle donatıldığı gibi yakla­şımlardır. Hz. Muhammed'in Kur'an'da anlatılan ko­numu ile çelişen bu yaklaşımlar, sünnet konusunu, zanni ve Kur'an dışı bir itikad olayına dönüştürmekte­dir. İkinci hata ise, sünnet ile irtibatımız konusunda yapılmıştır. Rasulullah'ın uygulamaları ile, bu uygula­maların sözlü olarak aktarımı kabul edilen  hadis"ler bir tutulmuş; yaşanmışlığı kesin (vâki) olan sünnet üe^ bize farklı biçimlerde belirlenen isnad zincirleriyle ve mânâ üzere aktarılan "hadis"in zanniliği arasındaki temel fark görülmemiştir.

Vahyin haberleriyle uyarılan insanların sorumlulu­ğu kadar, bir beşer olarak rasullerin de aynı vahyi uyanlar karşısında sorumlulukları vardır. (Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere de, gönderilen peygamberlere de soracağız. (A'raf, 7/6)) Bununla birlikte vahyin taşınması ve örneklendirilmesi konusunda rasullerin sorumlulukları elbette önceliklidir. Rasulullah'ın öncelikli görevi Kur'an'ı yaşama geçir­me konusundaki şahitliğidir. (Bakara,2/143) ki o müslümanlar için en güzel örnekliği (üsvetun kasene) (Andolsun ki, Rasulullah'da, sizin için, Allah'a ve ahirel gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır. (Ahzab, 33/21)) oluşturur.

Ancak vahyî buyrukların yaşanır kılınmasında Ra­sulullah'ın örneklik oluşturan sünneti, daha sonraları farklı biçimlerde anlaşılmaya başlanmıştır. Bu konuda daha ilk dönemlerden itibaren, Rasulullah'ın ancak "kitapla hükmettiği" ve kendisine sorulan bir çok soru­ya Rabbimizin "De ki..." lafzıyla başlayan ayetleriyle cevap verdiği, kendisinin de Kur'an'a tâbi olduğu ve "ondan sorulacağı" gözardı edilerek, Kur'an ile çelişen veya Kur'an'ın bildirdiği hükümlerle yetinmeyen riva­yetlere meyledilmiştir. Ve bu rivayetlerin "Allah katın­dan sanılması" için bazı ayetlerin zorlanmasıyla "Kut­si hadis" veya "gayri metluv" gibi dinin kaynağı ile il­gili, tamamen zanniliğe dayanan ve gayb alanını ilgi­lendiren yeni bilgi çeşitleri üretilmiştir. Muhkem Kur'an ayetleri ile bu tür rivayetler, eşdeğer veya di­nin tamamlayıcısı niteliğinde görülmüştür.

Oysa Rasulullah'ın risaletle ilgili bilgi kaynağı, Kur'an vahyi ile kayıtlıdır. (Yunus:10/15) Necm suresinde geçen "O hevasından konuşmaz" (Necm:53/3) ayetini, Rasulullah'ın bütün yaşamına ve söylediklerine hamledenler, Rasul’ü ira­desiz bir aktarıcı konumuna düşürmektedirler. Bu ayetin sadece hüküm konularıyla kayıtlı olduğunu id­dia edenlerin ise, Kur'an'm dışında neyin bağlayıcı hü­küm olup neyin olmadığına dair kesin hiç bir ölçüleri bulunmamaktadır. Bu ayet, Necm suresi ve Kur'an bütünlüğünde değerlendirildiğinde görülecektir ki; müşriklerin inzal olan Kur'an vahyine karşı "şair sö­zü", "yazdırılmış" veya "uydurma söz" gibi ithamlarına bir karşılıktır. Bu ayette "hevadan olmayan" ile kaste­dilenin, Kur'an vahyi olduğu anlaşılmaktadır /Necm,53/1-6).

Gayri metluv anlayışı yanında Hz. Muhammed'den gelen hüküm ile ilgili rivayetleri, onun sâri (mutlak hüküm koyma yetkisine sahip kişi) olduğu iddiasıyla irtibatlandıranlar da vardır. Oysa "Allah ve Rasulü hükmettiği zaman..."(Ahzab,33/36) ifadesi, Rasulullah'ın Allah'ın hükümleriyle hükmetmesine işaret etmektedir. Çünkü hüküm vermek ancak Allah'a aittir (Yusuf,12/40) ve O hükmünde kimseyi kendine ortak etmez (Kehf,18/26). Rasul'ün insanlar ara­sında hükmetmesinde temel kaynak ise Kur'an'dır (Nisa,4/105).

Rasulullah, ancak Kur'an hükümlerini tatbik için açıklamalar yapmış ve haklarında nass bulunmayan konularda Kur'an bütünlüğünden içtihadi tesbitler çı­karmıştır. Rasul, taşıdığı mesajın şahidliğini de yapan bir insandı. O Kur'an'ı bütün olarak kavramıştı ve şer'i olarak yapabileceği yanlışların da vahiyle düzel­tilmesi imkanına sahip olan, bütün insanlardan farklı ve öncelikli bir konumda bulunuyordu. Allah, onun "haram kılma" (Tahrim,66/1) veya "müstağni olana yönelme" (Abese,80/1-6) gibi içtihadi yanlışlarını vahiyle düzeltmiş ve böylece yanlışlarının örnek alınması engellenmiştir. Dolayısıyla kendisine vahiy inzal olan Rasul, vahyi en iyi anla­yandır ve gerek vahye tabi olmak konusunda gerekse vahyin şahitliğini yerine getirme konusunda Rasulullah'a itaat, Allah'a itaati ifade etmektedir. (Kim Rasul’e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur... (Al-i İmran, 3/32)) İdari ta­sarruflarında da Rasul'e uymanın gerekliliği aynı an­lamda değerlendirilmelidir (...Rasul size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir. (Haşr, 59/7)).

Sünnetin muhtevası konusundaki bulanıklık kadar, sünnetle irtibat konusunda yanlışlıklar da yaşanmış­lar. Rasulullah'ın örnekliği dinin esasıyla ilgili Kur'an dışında yeni bir ilke belirlemek veya bilgi getirmek şeklinde değil, ancak Kur'an hükümlerinin pratize edilmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Rasulullah'ın sün­neti bağlayıcılık açısından, "zamanı aşkın" ve "zaman­la kayıtlı" uygulamalar şeklinde iki kısma ayrılır. Ra-sulullah'm zamanla kayıtlı uygulamaları, kendi döne­mini ilgilendiriyordu. Bu bilgi bizim için bir siyer bilgi­si ve fikhetme biçimi olarak örneklik oluşturur. Fakat zamanı aşkın hükümleri, İslam'ın evrensel ve sürekli olan yanıyla alakalıdır ki, bizi de, bizden sonrakileri de ilgilendiren asıl alan burasıdır.

Rasul'ün zamanı aşkın sünneti ile irtibatımız iki yol ile kurulur. Birincisi kesin bilgi akışını sağlar ki buna "yaşayan sünnet" diyoruz. Yaşayan sünnet, aslı Kur'an'da bulunan ve müslümanları ilzam eden bir hükmün, Rasulullah'ın pratiği (vakıa) ile örneklendirilmesi; ve bu örnekliğin İslam'la irtibatlı tüm ekol ve nesillerce tatbik edilerek müteselsil bir yaşantı ile bize kadar ulaşmasıdır. Bu tanım çerçevesinde ifadesini bulan yaşayan sünnet, kesinlik ifade eder (Namaz'ın rekat, erkân ve vakitleri; hacc'ın menâsıkı, tesettürün şekli gibi). Rasulullah'ın sünneti ile ikinci irtibat yolumuz ise, zanni bilgi yoludur. Bu yolla elde edilen bil­giler kesinlik ifade etmez. Bu alandaki bilgiler siyer, hadis, tarih gibi ilk dönem metinlerinden tenkidci bir çabayla (cerh ve tadil yolu ile) elde edilmeye çalışılır. Bu alanda en fazla başvurulacak kaynaklar ise hadis kitaplarıdır.

Bu konuda sıkça zikredilen Hadis ve Sünnet terim­leri arasında önemli farkların varolduğunu tekrar hatırlatmak gerekmektedir. Sünnet, Rasulullah'ın uygu­lamasını (vakıayı) ifade ederken, hadis ise bu vakıaya ilişkin haberlerdir. Bu bağlamda bir hadisi kritik et­mek, sünneti eleştirmek anlamında yorumlanamaz. Hadis rivayetleri, sünneti anlamaya yardımcı olan ve sünnetten izler taşıyan rivayetlerdir. Zira hadisler, Rasul'ün uygulamalarının, yani vakıanın aynen akta­rımı değil, şahidlerin (sahabenin) o yaşantının nasıl ol­duğu hakkında hatırladıktan kadarıyla sözlü bilgi ak­tarımlarıdır. Bu haberler vakıayı motomot ve kuşatıcı bir şekilde aktaramaz. Dolayısıyla hadis, sünnetten iz taşımakla birlikte, sünnetin kendisi değildir. Bununla birlikte, hadis vakıa hakkında zanni doğrular taşıyabilir.

Örneğin tüm ümmete farz olunan namaz ibadetinin erkân, vakit ve rekatlarının aslına Kur'an'da işaret olmakla birlikte, yeterli açıklık yoktur. Yalnızca bu konu bile, Rasulullah'ın örnekliğine duyulan ihtiyacı ortaya

koyar; sünnet ve hadisin konumunu aydınlatabilir. İb­rahim dininin aslından olan namazı ikame etme emri­ni, ilk müslümanlar, Rasulullah'ın şahidliği ile beraberce yerine getirdiler. Ve Rasulullah'ın zaman ve me­kan sınırlarım aşan bu örnekliği (sünnet), çelişkisiz bir biçimde günümüze kadar yaşayan bir süreklilikle taşınmıştır. Namazın vakitleri, temel erkânı ve rekatları hakkındaki Rasulullah dönemindeki sünnet; bu konuların nasıl uygulanacağı hakkında hiç kimseyi iç­tihada zorlamadan, bize kadar ulaşmıştır. Ancak na­maz içinde el ve kolların pozisyonu, tekbir alış veya se­lam veriş şekli gibi temel erkân dışındaki şekil unsurlarında var olan farklılık; sünnete ve sünneti ulaştıran hadis rivayetlerine, dolayısıyla içtihadi yaklaşımlara ait bir muhayyerliği yansıtmaktadır.

Kur'an'ın kavranması ve Rasulullah'ın örnekliğinin anlaşılması konusunda hadis, tefsir, fıkıh gibi birçok  disiplin oluşturulmuştur. Önümüzde gerek dini riva­yetlerle oluşan ve gerekse bu disiplinler çerçevesinde kaleme alınan büyük bir külliyat bulunmaktadır. Ge­leneksel tavır, bu birikimi Kur'an nasslan ışığında kri­tik edeceğine, onu önceleyen bir tutum içindedir. Bi­zim gelenek eleştirimiz, geleneksel birikimin tümüyle reddedilmesi anlamına gelmez. Eleştirimiz tarihi riva­yet ve disiplinlerin, Kur'an'ın anlaşılmasında "belirleyen" konumuna yükseltilmesinedir. Kur'an'ın anlaşıl­masıyla ilgili sorunlarda, akleden müslümanlar ara­sında istişari diyalog kaçınılmazdır. Bu konularda ön­cekilerin hadis, tefsir, fıkıh veya lügat kitaplarında or­taya koydukları birikimden de yararlanmak istişari

sorumluluğumuzun bir gereğidir. Burada önemli olan, tarihi külliyattan yararlanırken, nasıl bir ölçü kullanacağımızdır. Bu da, dinin esasını belirleyenin ge­leneksel külliyat mı, yoksa Kur'an mı olduğu sorusunu gündeme getirir. Tarihi İslam kültürünü anlamakta "temel belirleyen" olarak Kur'an'ın hakem kılınmadığı bir İslam anlayışı ise, tasvip edilemez.

 

 

Gaybi Konularda Ölçü

İtikad, Allah'ın inanmamızı istediği esaslar bütünüdür. Müslümanlar için, hak dinin temelim bildiren tek kaynak ise, "hakku'l yakîn" (kafi bilgi) olan Kur'an'dır. İnsanlar için Allah katından indirilen Kur'an hem gaybi, hem dünyevi alanda bizlere itikadi ölçüler bildirir. Allah'ı birlemek, rasullerine, kitaplarına, meleklerine ve ahiret gününe inanmak, İslam itikadının esaslarını oluşturur (Bakara:2/177). İtikadi esaslar veya tevhid inancı, mutlak gayb alanını da, müşahade alanını da kuşatır. Örneğin meleklere inanç kadar, adaleti ikame etmek de bir inanç konusudur. Ancak ameli konularla ilgili alan, müşahade edilebilirken, gaybi alandaki inanç konulan ise idrak dışıdır.

İtikadın gaybi alanı, Rabbimizin bildirdiği dışında, mutlak bilgisizliği içerir. Zaten gayb, insan idraki ile algılanamayan ve bilgisine ulaşılamayan alandır. Mü'minler Rabbimizin Kur'an'la bildirdiği mutlak gayb haberlerine iman ederler (Bakara:2/3). Kur'an'm insan sözü olmadığına, Allah katından bildirildiğine dair kesin itikadımız, Kur'an'da geçen gayb haberlerine olan imanımızı da oluşturur. O halde, mutlak gayb konularında haktan hiç bir şey ifade etmeyen zanni bilgi ve yorumlardan (Yunus,10/36) kaçınılmalı, gaybla ilgili bilgilerimiz sadece Kur'an ile temellendirilmelidir.

Gaybi haberlere dayanan itikadımızın Kur'an'la sınırlandırılması, "subut-i kafi" (sabitliği kesin) bir kaynak muhkemliği sağlar. Kur'an'ın tümü subut-i kafi iken Kur'an dışı hiçbir gayb haberi subut-i kat'ilik taşımaz. Ğaybla ilgili hadislere gelince; bunların içerikleri bir yana; haber kesinliği itibariyle subut-i kat'ilik ölçüsüne ulaşamazlar. Ahad veya meşhur hadislerin hemen hemen hepsi sabit lafızlarla değil, mânâ üzere rivayet edilmişlerdir. Subut-i kafi olmayan bir sözün aktarılması ise, ifade kesinliği taşımaz.

Kur'an'daki gaybi haberlerin değerlendirilmesinde dikkat edilecek en önemli husus, gaybi bilgi içeren ayetlerin kesin itikadi bağlılık oluşturması için, mânâsının açık ve anlaşılır (delalet-i kafi) olmasıdır. Ayet veya diğer haberlerin mânâsındaki kapalılık, delalet-i zanniliği oluşturur. Delalet-i zanni haber, değişik mânâlara gelebilen, maksadı tek bir biçimde anlaşılır ol­mayan veya muhatapları tarafından farklı anlaşılabilen rivayetlerdir. Gayb alanında delalet-i zanni haberlerle itikad oluşturulamaz. Gaybi konularda haberin mahiyeti hakkında bilemeyeceğimiz tartışmalarda: kaçınmamız gerekmektedir. Bu konuda Kur'an'la sabit olan Rasulullah'ın tavrını örnek almalıyız (Araf,7/187-188).

Sahih hadislere dayanan gaybi bilgiler ise, ancak Kur'an'daki gayb haberlerinin bir tekrarı veya daha basitleştirilmiş bir anlatımı olabilir. Zira gaybın bilgisine Kur'an'la muttali olan Rasulullah'ın, Kur'an dışı bir gayb haberini dinin temeli olarak bildirmesi düşünülemez. Bu bağlamda "kıyametin zamanı", "sırat köprüsü", "mehdinin zuhuru" gibi gayb haberleri bildi­ren hadisler sahih olamaz. "Miraç" haberi gibi, hem delalet, hem de subut açısından zannilik taşıyan örnekler ise, kesinlik anlamında "yakın" ifade edecek ölçülere sahip değildir. Mü'minler ise, inançlarını yakîn temeli üzerine dayandırmalı, vehim ve zandan kaçınmalı, -gaybın mutlak alanıyla ilgili felsefi ve kelamî tartışmalara fırsat vermemelidirler.

 

İSLAMİ MÜCADELEDE YÖNTEM

Tevhid inancı, kişileri ve toplumları ifsad eden yapı ve anlayışları kökten değiştirmeyi ve her türlü zulüm ve tuğyanı ortadan kaldırmayı amaçlar; sürekli olarak dönüştürme sorumluluğunu ve devrimci eylemliliği gerekli kılar. Bu çaba, yakın çevreyi gözetmek ve öncelemekle birlikte, bölgesel ve taktik hedeflerle sınırlandırılamaz. İslami mücadele süreci, yeryüzünün bütünün­de ve hayatın her alanında inancın amelleştirilmesi sürecidir. Tevhid akidesi, düşünce sistemimizi belirlediği kadar, hayat tarzımızı, tebliğ ve mücadele yöntemimizi de belirler.

Müslümanlar kulluk görevlerini, ancak vahyi bilginin yaşamlaştırılması mücadelesi ile yerine getirebilirler. Kur'an, vahyi bilgiyi amelleştirerek batıldan ayrışmayı, şirki yok etmeyi ve tevhidi hakim kılmayı gerekli kılar. İslam'ı hayata uygulamada oluşum ve inşanın, zulüm ve şirki defederek toplumu dönüştürme eyleminin, elde ettiğimiz güç ve kazanımları koruma tavrının "nasıl" olması gerektiği sorusu, karşımıza yöntem sorununu çıkartmaktadır.

Yöntem, bir amaca erişmek için takip edilen yoldur. Yöntem (metod) terimi, biri zımnî olan, iki temel unsuru bünyesinde barındırır. Bunlardan birisi erişilecek olan amaç ve diğeri ise takip edilecek yoldur. Amacın açıklığı ve netliği, hedefe nasıl ve hangi yol izlenerek gidileceğinin tesbitinden çok daha önemlidir. Zira amacı netleşmemiş veya amacını tanımlama konusunda tereddütler yaşayan bir çabanın, doğru bir istikamet tutturabilmesi imkansızdır. Bununla birlikte amacın net ve anlaşılır olması, amaca götürecek yolun da kendiliğinden aydınlatılmış olması anlamına gelmemektedir.

Müslümanlar açısından nihai amaç, Allah'ın rızasına ulaşmaktır. Rabbimizin rızasına ise ancak yol göstericimiz olan Kur'an'ın düsturlarını itikadımızda, duygu ve düşüncemizde ve pratik hayatımızda temel belirleyici kılarak ulaşabiliriz. Kur'an bizden, gerek zihinsel gerekse sosyal alanda ifsad olmuş anlayış ve yapılan, muhkem ayetler ışığında ıslah etmemiz ve dönüştürmemizi, iyiliği emredip kötülükten menedecek bir mücadele süreci içinde yer almamızı ister. Allah'ın rızasına kavuşmak, O'nun kullarına yüklediği görevleri yerine getirmekle mümkün olabilir. İnsanlığa Rabbani ölçü kaynağı olarak gönderilen Kur'an; en başta nefsimiz ve Rabbimizle, içinde yaşadığımız toplum ve sistem ile varolan ilişkilerimizi belirler, hayata düzenleyici müdahalelerde bulunur, müminleri eyleme sevkeder ve sınar.

 

Yöntemin Kaynağı ve Yöntem Tespitinde Sabit ve Değişebilir Ölçüler

Nasıl bir hazırlık ve   hareket seyri ile Kur'an'ın

amacına yöneleceğimiz sorusu, karşımıza yöntem tartışmalarını çıkartmaktadır. Yöntem tartışmalarında amacın ve amaca götürecek yolun kaynağı ile yöntemin kesin olarak bağlayıcı olup olmadığı konusu temel problemi oluşturmaktadır. "Rabbani metod", "Nebevi metod" ifadeleri çerçevesinde yapılan bu tartışmada. Tevhid inancının, hareket metodunu kesin olarak belirlediği iddiasında bulunulmaktadır. Bazı müellifler yöntem terimi yerine ikame edilen "minhac" (...Her biriniz için bir şeriat (şir'a) yaptık, ve geniş bir yol (minhac) belirledik... (Maide, 5/48)) ifadesi ile de, yöntemin mutlak bağlayıcılığına işaret edildiğini iddia ederler. Ancak, yöntemin, akîde tarafından belirlendiği veya akideden neşet ettiği ve mutlak bağlayıcı olduğu görüşü açıklanmaya muhtaçtır.

Bu konuda açıklığa kavuşturulması gereken husus, "tebliğ ve mücadele yöntemini tevhid akidesinin belirlediği" ifadesinin, ilkeler ve genel esaslar çerçevesinde algılanması gerekliliğidir. Gerek amacımızın, gerekse amaca götürecek metodun tesbitinde, esas alınacak ölçü, inancımızın kaynağı olan Kur'an'dır. Dolayısıyla İslami mücadelede yöntem, akîde temelli olmak zorundadır. Ancak Kur'an nassları ile yaşanılan sorunlar arasında bağ kurmak ve mevcut durumumuzu yorumlamak, metodik bir zorunluluk olmakla birlikte, bu konuda ulaşılan tesbitler mutlaklık ifade etmez. Bu çaba, "esas"ı pratiğe indirgemeye çalışan "içtihadlar"la alakalı bir durumdur. Fakat amacın veya yöntemin tayininde, Kur'an nassları dışında temel bir belirleyici olamaz. Tevhid inancına sahip olanlar için bu konuda muhayyerlik yoktur.

Yöntem tartışmalarında neyin değişebilir, neyin mutlak ve asıl ölçü olduğu iyi bilinmelidir. Örneğin "...kafirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın..." (Tevbe,9/123) hükmü, mutlak bir ifadedir. Ama hangi şartla, hangi kafirlerle ve ne zaman savaşacağımız sorulan, bu mutlak hükmün uygulanmasını içtihadı kararlara bırakmaktadır. Benzer şart ve konumlarla karşı karşıya bulunanların, yöntem konusundaki yaklaşımlarında aynılaşıp, amaç ve hareket birliği oluşturmaları gerekmektedir. Ama yöntem konusunda ne içtihadımızı mutlak anlamda bağlayıcı kılabiliriz; ne de içtihadımızda kesin hükmü dikkate almadan bir yöntem tayinine gidebiliriz. Olumsuzluğun bu iki biçiminden de kaçınmalıyız. Kafirlerle savaşılması ile ilgili kesin ve sabit hükmü, İslam'ın barışçı bir din olduğu söylemi ile "örtme"ye veya konuyu tartışarak esnetmeye ve göreli hale getirmeye çalışan yaklaşımların İslamiliğinden bahsedemeyiz. Ancak diğer açıdan bu hükümle ilgili içtihadı kararlarımızı, içinde bulunduğumuz safhayı gözetmeyen bir yaklaşımla belirlemeye kalkarsak veya bölgemizle ilgili içtihadımızı genelleştirirsek; Kur'an ayetlerini sığ ve şekilci bir perspektife hapsetmiş veya kendi görüşümüzü mutlaklaştırmış oluruz.

Bu örneklemeden de anlaşılacağı gibi, amacın v amaca götüren yöntemin belirlenmesinde kalkış noktası, Kur'an'ın mutlak hüküm taşıyan ayetleri olmalıdır. Bu ayetler, tüm zaman ve toplumsal-bölgesel farklılıkların ötesinde, "sabit ölçülerimizi oluştururlar.

Sabit ölçülere muhalif hiç bir görüşün, uygulamanın veya rivayetin değeri olamaz. Ancak yaşanılan olaylar ve süreç ile sabit ölçüler arasında kuracağımız irtibat, Kur'an bütünlüğünü de gözeten içtihadı hükümlerimizi oluşturur. Konumumuzla alakalı metodik sorunları çözümlerken oluşturulan içtihadı hükümler ise, "değişebilir ölçüler"dir. Yaşadığımız zaman ve çevre içinde sahip olduğumuz amacın ve takip etmemiz gereken yöntemin tespitinde, sabit ölçülerimiz kadar, değişebilir ölçülerimiz de tayin edicidir. Günümüz Almanya'sında topluma mesaj taşımakla, Sudan toplumuna mesaj taşımak; Filistin topraklarındaki şahitlik göreviyle Japonya'daki şahitlik görevinin sorumlulukları, mücadele safhaları açısından aynı değildir.

Kur'an'ın evrensel mesajım temel belirleyici edinmek konusunda, muharref kültürü bütün üniteleriyle aşıp, safha ve konum tespitinde, yaşadığımız sorunlarla muhkem ayetler arasında doğru irtibatlar kurma becerisini gösterebildiğimizde, vahye tanıklık sorumluluğunu gerçekleştirebiliriz. İslami mücadeleyi Allah'ın nzasına uygun bir başarıya ulaştıracak olan da budur: Kur'an'la belirlenen bir düşünce ve bu düşüncenin ortaya koyduğu sahih yöntem.

 

 

Durum Tespiti

Kur'an'ın ilk inzal olan ayetlerinde nüzul ortamıyla ilgili ayrıntılı bilgiler ve yoğun vurgular vardır. İlk sureler, topluma egemen olan zihinsel sapmalara, istikbar ve zulme karşı vahye tabi olanların dikkatini çeker; doğru düşüncenin ve tavrın ne olması gerektiğini gösterir.

Bugün, Kur'an'a muhatap olan herkes, tevhid ve adaletin yaşanması için ölçü bildiren ayetler ışığında kendini, bulunduğu konumu, vahiy karşıtı iktidarlarca teba konumuna getirilen çevresini, İslamilik iddiasındaki tüm yapıları ve İslam karşıtı güçleri değerlendirmek zorundadır. Bu değerlendirme yapılmadan müslümanlar adına üstlenilecek bir etkinlik, sonuçsuz bir çaba olarak kalacaktır. Sağlıklı bir kalkış için, amacımızı yaşadığımız gerçeklikler içinde belirlemeye, zaman ve mekan faktörleri çerçevesinde ciddi bir durum değerlendirmesi yapmaya mecburuz. İçinde yaşadığımız toplumu, bizi kuşatan sistemi ve müslümanlann mevcut halini, gerçekçi olarak sorgulayan, Kur'an'daki nasslar ile yaşadığımız gerçeklikler arasında ciddi ve çözümleyici irtibatlar kurabilen bir mücadele yöntemine şiddetle ihtiyacımız vardır.

Bugün, İslam coğrafyası, Batı emperyalizminin fiili ve zihinsel boyunduruğu altındadır. Müslümanların içinde bulunduğu bu düşkünlük ve çözümsüzlük hali sadece 200-300 yıldır Batı karşısında alınan mağlubiyetlere bağlanamaz. Egemen şirk güçlerinin hakimiyetini hazırlayan temel belirleyici etken, ümmetin zihinsel ve siyasi alanda düştüğü kendi "cahiliye"si olmuştur. Tevhidi ilkeleri yaşatma mücadelesi veren ince bir çizgi dışında, geniş kitleler tarihi süreç içinde tevhidi kimliklerini bulandırmışlar ve ümmet olma bilinçlerini fiili anlamda yitirmişlerdir. Zulüm ve haksızlık karşısında eylemsizliği seçen "Mürcie ekolü"nün oluşumundan, "zalim ve fasık sultana itaat'i veya kurtuluş için hayali "mehdi" beklentisini akaidleştiren Sünni ve Şii yaklaşımlara kadar uzanan Kur'an dışılık, ümmet kimliğini eritmiştir.

Rabbimiz, özellikle önceki rasullerin kıssaları ile insanların dikkatini çekmiş ve kendisine verilen iyilikleri terkeden bir toplumun durumunu değiştireceğini bildirmiştir (Bir toplum kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe Allan onlara verdiği nimeti değiştirmez...(Enfal, 8/53)). Bu Kur'an'la belirlenmiş toplumsal bir (sünnet)dır. Hesap günü Rabbimiz karşısında her kendi hesabını verecektir. Ancak hiç bir nefis yaşadığı ortamdan müstağni ve egemen fitne karşısında ; sorumsuz olamaz (Sizlerden sadece zulmedenlere isabet etmekle kalmayan bir fitneden korkup sakının. Bilin ki, gerçekten Allah'ın azabı çetindir. (Enfal, 8/25) Şu Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzaklar kurmak istiyorlar. Kötü uzak ancak sahibine dolanır. Onlar öncekilerin yasasından başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın yasasında bir değişiklik bulamazsın; Allah'ın yasasında bir sapmada bulamazsın. (Fatır, 35/43)). Azgınlık ve büyüklenme içinde olanlar, Rabbimizin bu yasasından kurtulamazlar.  Kur'an'da sergilenen toplumsal tarih anlayışı düz bir çizgi göstermez. Tarih imtihanlarla doludur ve toplumsal mücadelelerin tarihi inişli-çıkışlı bir  çerçevede cerayan eder. Daha hayırlı toplumlar diğerlerinin yerlerini alabilirler ((Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse bilsin ki; Allah onun yerine öyle bir toplum getirecek ki (Allah) onları sever, onlar da O'nu severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihad ederler, hiç bir kınayıcının kınamasından korkmazlar... (Maide,5/54)).

Müslümanlar yöntem sorunundan da önce, uğrunda mücadele verilecek amaç hakkında yeterli bir bakışa sahip olmalıdırlar.

Günümüz müşrik ve cahili sistemleri, müslümanlar karşısında dünkü konumlarından çok daha donanımlı ve organize bir güce sahiptirler. Mevzi problemlerimiz ne olursa olsun, tevhid ve adaletin şahitliğini yapacak olan İslam ümmetinin, tüm egemen ve işbirlikçi küfür güçleri karşısında yeniden ihyası gerekmektedir. Bu amaç doğrultusunda tevhidi bilinç gereğince davranan tüm müslümanlarla birlikte,   yeni bir Kur'an neslini oluşturmak ve güçlendirmekle mükellefiz. Mücadele sürecinde basan çizgisi inişli-çıkışlı bir grafik çizebilir. Ancak amaca ulaştıracak mücadele sürecini, içinde bulunduğumuz anın gereklerini ciddiye alarak ve üzerimize düşenleri yerine getirerek olgunlaştırabiliriz. Tüm mevzi kazanımlarımıza rağmen asırlar içinde yitirilenin bütününü tekrar elde etmek, uzun bir süreci gerektirir. Bu sürecin safha safha yükselen her anını, Allah'ın rızasına yönelmiş bir ilkelilikle kazanmalıyız. Safhamıza uygun her kazanım, İslami devrim sürecimize hayati bir katkıdır. İslami devrim sürecinin yükselen başarıları ile tevhidi bilinci yeniden yaygınlaştırabilir, varisi olduğumuz arzdaki fitneyi defedebiliriz.

Bir bütün olarak İslam'ı, potansiyel tehlike gören ve İslami hareketlere, hatta İslami duyarlılık içeren her türlü oluşuma karşı hınçla dolu olan egemen şirk güçlerine karşı direnmeliyiz. Direnişi güçlendirmenin yolu, Kur’an dışı kabuller ve eklektik anlayışlarla üreyen hastalıklardan bizi arındıracak olan "ıslah projesinin yaygınlaştırılmasından geçer. İşte köklü değişim, eski halden yeni hale geçiş için görev ve sorumluluk bildiren, tebliğ ve mücadele anlayışlarını bütünleşti­ren iki kelime: Direniş ve ıslah. Cahiliyeye direniş ve cahili olanı değiştirme amacı, düşünsel ve siyasal mücadele bütünlüğünün eksenini oluşturur. Direniş ve ıslah; tevhidi, fikri ve siyasal boyutuyla kavrama eylemidir. Ve İslam devrimi yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar kulluk bilincimizin kesintisiz ifasıyla yaşayacak ve yükseltilecek bir süreç olarak algılanmalıdır.

Egemen cahili güçlerin fiili ve zihinsel ifsadı, zulüm ve baskılan çağımızı kuşatmıştır. Küreselleşme söy­lemleri, egemen emperyalist yapının yeterince kontrol edemediği bölge ve topluluklara kadar ifsadı yaygınlaştırmaya çalışan, dayatmacı kimliğinin bir ilanıdır. İslami hareket hem bölgesel hem küresel iktidarlarla mücadele etmek zorundadır. Zaten enformatik ve ekonomik ilişkilerin içice girdiği bir dünyada, İslam düşmanı bölgesel rejimlere karşı verilecek mücadele, aynı zamanda evrensel istikbara karşı çıkmak anlamına gelir.

Ancak tevhidi şahitliği üstlenecek yeterli bir yapı oluşturamadan, gerekli ve yeterli donanıma sahip olmadan öncelenen bir iktidar hedefi yanlıştır. Herşeye rağmen iktidarı amaçlamak anlayışı, siyasal ve toplumsal alanda pragmatik ve uzlaşmacı davranmayı getirir. Cahili güçlerce kuşatılmış olan müslümanlar, ilk olarak, kendi birlikteliklerini nasıl bir nitelikle oluşturduklarını ve istikbar karşısında toplumsal muhalefeti nasıl örgütleyebileceklerini düşünmelidirler. İktidar yürüyüşü sırasında, gelecekte nasıl bir yönetim ve örneklik sunacağımızı yapısal birlikteliğimizde gösterebilmeliyiz.

Müslüman kitleler karşısında zulüm, şirk ve sömürünün bloklaştığı günümüzde, İslam coğrafyasında da önemli bir muhalif canlılık görülmektedir. Tevhid ve adalet özlemini gündeme getiren İslam coğrafyasındaki bu canlılık, İslam'dan kısmi doğrular taşıyan kitlelerin statik anlayışından çok, kitleleri İslami şiarlarla uyandıran ve etkileyen İslami hareketlerin netleşmesinden kaynaklanmaktadır. Bu aktivite önemli olmakla birlikte, gerek modern şirk güçlerine cevap vermek, gerekse İslam ümmetini tevhidi bilinç ve yaşantı tarzında ihya etmek noktalarında ciddi farklılıklar ve zaaflar taşımaktadır.

İslami duyarlılığın somutlaşmasıyla yükselen İsla­mi hareketler ve oluşumlar, dinin kaynağı konusunda yeterli bir usuli arınma netliğine ulaşamamışlardır. Bilgi ve tefekkürü geliştirmek, tabanda yaygınlaştırmak ve istişari katılımlara dönüştürmek gerekirken; genelde yapılmakta olan, fikri ve metodik sorunların çözümünü "ulema" olarak vasfedilen bir sınıfa havale etmek olmaktadır. Öte yandan "ulema sınıfı"nı yetersiz görenlerin bir çoğu ise "aydın" nitelendirmesiyle mücadele hattının kenarında duran imtiyazlı bir okuryazar sınıf tasvir etmekte ve böylece üstlenmeleri gereken düşünsel sorumlulukları yine bir başka sınıfa havale etmektedirler.

Mücadele yönteminin aydınlatılması için; içinde ya­şanılan toplumun ve çevrenin analizi, egemen şirk söyleminin mantığının, planlanılın ve iç çelişkilerinin tespiti, yapı ve birliktelik sorununun çözümü ve bölgesel şartların gerekli kıldığı mücadele merhalesinin belirlenmesi, emperyalizmin dayatmalarına karşı bir çok bölgede yaygınlaştırılacak olan tepkinin koordinasyonu gibi sorunları gündemleştirmek gerekmektedir. Toplumu dönüştürme eyleminin reel şartlar içinde kestirilebilir yakın ve orta vadeli planının ne olduğu belirlenmelidir. İslami mücadeleyi üstlenme iddiasındaki yapılar, bu sorunları çözmekle mükelleftirler.

 

 

Hareket Yöntemi Hakkında Öncelikli Konular

Hareket yöntemi, amaca götürecek planlı, disiplinli, sürekliliği olan bir mücadeleyi gerektirir. Öncelikle amaç bağlamında "hayır-hasenatı gözeten çabayla, devrimci eylemi ayrıştırmamız gerekir. Hayır ve hasenat amaçlı çaba ve tavır, toplumu kuşatan ve tevhidi iktidar kılma amacı taşıyan sürekli bir eylemliliği değil; cami ve Kur'an kursu yapma, yurt ve okul açma, yoksul doyurma, sadece mevcut durumun nisbi bir iyileşmesine katkıda bulunma gibi mevzi ve sınırlı çabaların ifadesidir. Devrimci eylem veya "ıslah" çabası ise, bozulanı kökten değiştirmeyi ve tevhid ve adaleti ikame etmeyi amaçlayan sürekli, kuşatıcı, bağlayıcı ve disiplinli bir mücadeleyi gerekli kılar. "Hasen" tavırla oluşan iyi duygular, eğer kuşatıla bilinirse ıslah çabalarına yardım sağlayan ve devrim sürecine katkıda bulunan bir potansiyele dönüştürülebilir. Aksi halde İslami duyarlılıklarla gerçekleştirilen hasen çabalar, İslami devrim sürecine katılamazsa, potansiyel gücün dağılması açısından, düşmanın dahi hoş görebileceği bir imkan israfi oluşturur.

Hareket yöntemi konusundaki ciddi çabalar, mutla­ka egemen şirk iktidarını dönüştürmeyi hedeflemeli ve buna uygun bir yapılanma içinde olmalıdır. Bu bağlamda yapılanma ve toplumsal değişim konusunda hazırlık aşaması, gizlilik, merhalecilik, kadrolaşma ve kitleleşmeyle ilgili sorunlar ön plana çıkarken; iktidar hedefiyle ilgili olarak da, uzlaşmacılık ve devrimcilik, yerellik ve evrensellik ile sistem içi ilişkiler ve tebliğ gibi konular ağırlığını hissettirmektedir.

 

a) Hazırlık Aşaması

İslami mücadele, ancak onu taşıyabilecek güce sahip, yeterli bir yapı üzerinde yükselebilir. Böyle bir yapı, tevhid ve adaletin şahitliğini üstlenen, adanmış ve yetişmiş insan unsurunun istişari katılımlarıyla oluşur. İslami şahsiyetler yapıyı oluşturur; yapı, süreç içinde İslami şahsiyetleri yetiştirir ve olgunlaştırır

İslami mücadele sorumluluğumuz, müslüman olduğumuzu bilinçli olarak idrak ettiğimiz anla başlar. Kur'an, hayatı bölmez. İslami mücadele, ne sadece teorik sorunlara haps olmuş bir fikir kulübü faaliyetidir; ne de düşünsel üretime ve eğitime önem vermeyen salt siyasal bir harekettir. İslami mücadele, mektep ve hareket anlayışlarını aynı anda içinde barındırmalıdır. Hayat bir bütündür. Kendimizi yetiştirme ve cemaatimizi oluşturup geliştirme çabası, düşünsel ve teorik kazanımlara bağlı olduğu kadar, mücadele içinde ortaya konulacak bir eylemliliği de gerekli kılar. Günlük programlar dahilinde eğitimimiz geliştirilecek (Az bir kısmı hariç, gecenin yansı veya biraz eksiği ya da biraz fazlasında kalk. Ve Kur'an'ı belli bir düzen içinde (tertil) oku. (Müzemmil, 73/2-4)), Kitap'taki ve evrendeki ayetler kavranacak Biz onlara evrende (afak) ve kendi canlarında (enfüs) ayetlerimizi göstereceğiz ki o Kur'an'ın gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun... (Fussilet, 41/53)) ve bu çabalarla birlikte günün her anında "la ilahe illallah'' şiarının bilinciyle Rabbimize kul olduğumuz hatırlanacak (O doğunun da batının da Rabbidir. O'ndan başka ilah yoktur. Yalnız O'nu vekil tut. (Müzemmil, 73/9), batıl inanış ve şerden uzaklaşılacak (Kendini arındır. (Müddesir, 74/5))  ve onlara itaat edilmeyecektir (Öyleyse yalanlayanlara itaat etme. (Kalem, 68/8)).

Mekke'de ilk inzal olan ayetlerdeki pratik sorunlarla ilgili vurguların yoğunluğuna bakacak olursak, pratikten kopuk bir bilinçlenme ve hazırlık safhasının düşünülemeyeceğini kavrarız. Şirki ve şirk güçlerini reddetmek ve Rabbimizin adını yüceltmek ifadesiyle de özetlenebilecek olan vahyî mesaj, ilk ayetlerde de son inzal olan ayetlerde de bize hep aynı sorumluluğu yüklemektedir: Müstekbirlere, müfsidlere, batıl itikat­lara karşı tavır alma, şirkten ayrışma ve dini yalnız Allah'a has kılma.

İslami yapının oluşumu veya hazırlık safhası olarak değerlendirilen bu süreçte, Rasulullah'ın eylemi çoğu kez Kur'an'dan kopuk bir yaklaşımla ele alın­maktadır. Bu safha, genellikle pratik hayatın sorunlarından uzak, içe dönük bir eğitim süreci olarak, algılanmakta ya da davet aşamasına geçebilmek için yeterlilik anlamında bir mükemmellik aranmakta ve iç eğitim dışındaki ilgiler oyalanma olarak hafife alınmaktadır. Kur'an'ın ilk inzal olan surelerine baktığımızda ve Rasulullah'ın sünnetini Kur'an bütünlüğü içinde değerlendirdiğimizde pratikten kopuk bir hazırlık safhasının söz konusu olmadığım görürüz. Her şey tabii mecrası içinde kavranmalıdır. Doğal ortamından uzakta yetiştirilen bir ekinin sağlıklı olamaması gibi, mükemmelliği yakalamak için mücadele yükümlülüğünü erteleyici bir bekleyişin de sağlıklı açılım göstermesi mümkün değildir. Kur'an, hayata müdahale etmek için inzal olan bir kitap ise, Kur'ani bilinçlenme de sosyal gerçeklikten ve vahyî şahitliği üstlenen bir eylemlilikten kopuk olamaz.

 

b) Gizlilik

İslami mücadelede gizlilik, genellikle verilen mücadelenin seyyaliyetine bağlı olarak gerektiğinde uygulanabilir taktik bir durumdan ziyade, hareketin başlangıcı itibariyle stratejik ve zorunlu bir safha olarak görülmektedir. Özellikle tebliğ ve şahitlik açısından bak­tığımızda, ilk inzal olan ayetlerin çizdiği çerçeve içinde göremediğimiz bu hal, bazı siyer kitaplarındaki bilgilere dayanarak nass temeline oturtulmak istenir. Farklı ve çelişik rivayetlerden yapılan seçmelerle, risalet gö­revinin ilk üç sene gizli olarak yerine getirildiği iddi­ası, bir nevi genel kabul görmüştür. Rasulullah(s)'ın hareket yöntemini üç yıl gizli tebliğ aşamasına bağla­yan rivayetlerden kalkarak, faaliyetlerinin başlangıç dönemini gizlilik esaslarına göre oluşturmaya çalışan çevreler, ilk inzal olan surelerdeki bütünlüğe gerekli dikkati göstermemektedirler. Bu rivayetler çerçevesinde tedbirlilik ile kimliğin gizlenmesi birbirine karıştırıl­mamalıdır. Bu açıdan bakıldığında tedbirlilik, kimliğin gizlenmesi değil; ilgisiz, hafif ve fayda sağlamayan kişi ve çevrelerin muhatap alınmaması olarak algılanmalıdır.

Kalkıp uyarması ve Rabbini tekbir etmesi(Kalk uyar, Rabbini tekbir et. (Müddesir, 74/2-3)), kendi­sine inzal olan ayetleri tebliğ etmesi istenen(Oku, Rabb'in en büyük kerem sahibidir (Alak, 96/3); ...Sana bu zikri indirdik ki kendilerine indirileni insanlara duyurasın (litubeyyine). (Nahl, 16/44); ..Bu (Kur'an) insanlara bir duyuru (beyyanun), muttakilere yol gösterme ve güzel ögüttür. (Al-jmran, 3/138))  Allah Rasulü mesajı ve kimliğini gizleyebilir miydi? İlk inzal olan ayetlerde belirtildiği gibi Rasul, insanlara şahitlik etmek üzere gönderilmişti. Kendisine inzal olan ayetlerin tebliği, ancak Rasulün tanıklığıyla anlamlı olabi­lirdi. Rasul, kendisini ve tebliğini gizleyerek nasıl bir şahitlik gerçekleştirebilirdi?

Başlangıç aşamasında kimliğin gizleneceğini, Kur'an ile doğrulatmaya çalışanlar da vardır. Bu konuda, bazı ayetler kendi bağlamı gözetilmeksizin delil olarak öne sürülmeye çalışılmaktadır. Örneğin "Müşriklere aldırış etmeksizin emrolunduğun şeyi açıkça söyle, ortak koşanlara aldırma." (Hicr,15/94) ayeti, açık tebliğ safhasına geçmenin; dolayısıyla daha önceki safhanın gizli olduğunun bir delili olarak ileri sürülmektedir. Oysa bu ayet, Rasulullah'a kendisiyle ve mesajıyla alay eden müşriklere karşı emrolunduğu şeyi gizlememesi ve egemen şirk iktidarının iznine bağlı olmaksızın tebliğini yerine getirmesiyle ilgili bir uyarıdır. Mekki sureler, daha ilk ayetlerden başlamak üzere, Rasul'e ve ilk mü'minlere karşı müşriklerin alay, iftira ve işkencelerinden bahsetmektedir. Kimliğini ve mesa­jını gizleyenler, niçin alay, tahfif, iftira, işkence gibi muamelelerle yüzyüze gelsinler ki?

İslami davetin ilk muhatapları, oluşturulan İslami yapıyı, kendine yeter bir güce ulaşıncaya kadar müşrik güçlerin tasallutundan korunmak için gizli tutabilirler. Elbette yapısal işleyiş ve ilişki ağı, ayrıca yapının karar mekanizması açıklığı değil, mahremiyeti gerekli kılar. Ancak bu gereklilik içe kapanıklık demek değildir. İslami bir yapı, mutlaka vahyi çağrıyı gündemleştirici ve İslami şahitliği yaygınlaştırıcı, dışa dönük tavırlar geliştirmelidir.

Hazırlık safhasının gizlilik içinde yürütülmesine delil olarak "örtünen" ve "bürünen" (Müzemmil,73/1; Müdessir,74/1) lafızlarını zorlama bir yaklaşımla öne sürenler de vardır. İlk inzal olan surelerden ikisinin başlangıç ifadesi olan "örtüsüne bürünen" ve "elbisesine bürünen" hitabı, risaletin başlangıcıyla ilgilidir. Konuyla ilgili rivayetlerin sosyal gerçekliklerini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Risalet görevi ilk sürelerdeki "oku" ve "kalk ve uyar" lafizlanyla başlamıştır. Müslüman kimliğini taşıma iddiasındaki her kişi davet sorumluluğunu bu başlangıç lafzına göre taşıma ciddiyetini göstermelidir.

İslami mücadele, zulüm ve haksızlık karşısında uyan ve ikaz; müstezaf ve mahrumlar için de tevhid ve adaletin şahitliğini gerçekleştirme çabalan ile yük­selebilir. Gizlilik nass'la belirlenen bir ilke değil, mücadele seyri içinde başvurulabilecek taktik bir durum­dur. Kıyam eden Ashab-ı Kehfin zalim kavimlerinden ayrılarak mağaraya sığınmak zorunda kalışları (Kehf,18/14-119) , tevhidi mücadelenin taktik ve geri çekiliş safhasına zorlandığını ifade eden bir örnektir. Çevre şartlan, başlan­gıç veya hazırlık döneminde de benzer zorluklar oluşturabilir. Ancak gizlilik, tabii değil, arizi bir durumdur.

Güvenlik kasdıyla oluşturulan gizlilik tavrının, kendi özelliğinden kaynaklanan olumsuzluklar da vardır. Gizlilik, çoğu zaman görüldüğü gibi sosyal realiteden kopuk, atıl bir durum oluşturabileceği gibi; gizlilikle sağlanan, sınanmamış, saf ve aldatıcı bir kendine güven duygusunun gelişmesine de yol açar.

Gizlilik özel ve istisnai şartlar ve istişari denetime tâbi haller dışında kadroların İslami kimlik ve şahitlikleri ile değil; cemaatin tüzel kişiliği ile ilgili özel durumlar ve karar süreçleriyle alâkalı bir konu olarak görülmelidir.

 

 

c) Merhalecilik:

Vahye tanıklığı gerçekleştirecek bir sosyal yapıyı oluşturmanın ve zalimlerin düzenlerim tasfiye etmenin yolu, Kur'an'la irtibatımızın zindeliğine bağlıdır. Bu konudaki çabalanınız ve içinde olduğumuz hal ile ayetler arasında irtibat kurma zorunluluğu, karşımıza merhale sorununu çıkarmaktadır.

Kur'an'da metodla ilgili Mekki ve Medeni ayetler, farklı vurgu ve hükümler taşırlar. Muhatap güçler karşısında sabır (Müzemmil,73/10), yumuşak söz söyleme (Taha,20/44), güzel öğüt ve güzel tartışma Nahl,16/125), sataşmalara aldırış etmeme'' (Araf,7/199) sa­vunma ve dayanışma (Şura,42/39), hicret (Nahl,16/41), kuvvet hazırlama (Enfal,8/60), savaş izni (Hac,22/39), saldıranlara karşılık verme Bakara,2/190), fitne kalmayıncaya kadar savaş (Enfal,8/39) gibi hükümler, Rasulullah'ın uygulamalarıyla somutlaşan İslami mücadele süreci­in merhalelerini yansıtmaktadır. Rasulullah'ın safha safha takip ettiği vahyi yol, tevhid ve adaleti ikame etme amacına, nasıl bir süreç takip edilerek gidileceğini göstermektedir. Oluşum, kitleleşme ve hükmetme safhaları, İslami mücadele sürecinin üç temel aşamasıdır. Merhaleci yaklaşım açısından Mekki ve Medeni ayetler ayırımı, öncelikle Kur'an'ın tümüne muhatap olan müslümanlar için akide konulan ve şer'i hudutlarla alakalı bir tasnif olarak algılanmamalıdır.

Kur'an'daki helal ve haram hudutları hepimizi bağlamaktadır. İhtiyacımız içinde olan alanda bu hudutlara uymak zorundayız. Uymadıklarımız ise ancak baskı ve zulüm karşısında güç yetiremediklerimiz olabilir. Zaten bu engelin kaldırılması İslami mücadelenin amacını oluşturmaktadır. Ve unutulmamalıdır ki, Rabbimiz bize gücümüzden fazlasını yüklememiştir (Allah kimseye gücünün üstünde bir yük yüklemez... (Bakara, 2/286)). Bununla birlikte kendimizi ümmet olarak yeniden oluşturma safhamıza Mekki ayetler daha fazla tekabül etmektedir. Konumumuz ile mukayese ettiğimizde, Mekke dönemi yaşanmış, bitmiş bir kesit değil, yaşanmakta olan bir kesittir. Bunun için kendi halimiz ile mukayesede, Rasulullah ve ashabın pratiğinin, Kur'an ışığında doğru tahlillerine ihtiyacımız vardır.

Tamamlanmış olan dinin (...Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'a razı oldum... (Maide, 5/3)) tüm bilgisine sahibiz ve kazandığımız değerleri de korumakla mükellefiz. Yitirdiğimiz ümmet yapısını yeniden kurma mücadelesinde, içinde bulunduğumuz safhayı gözetmemiz, varolan değerlerimizi korumak için gerektiğinde fiili direniş görevimizi ((İnananlar) bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman, birlik olup karşı dururlar. (Şura, 42/39)) tehir edeceğimiz anlamına gelmemelidir. Çünkü gerektiğinde direnmezsek, var olan değerlerimizi koruyamayacağımız gibi, ıslah etmeye çalışacağımız sosyal yapının tamamen sömürgeleşip çözülmesine de göz yummuş oluruz. Bu açıdan Mekke'yi, Medine'de; Medine'yi, Mekke'de yaşamak durumundayız. Ancak Mekkeleri yaşayamayan ve bağımsız kimliğini kazanamayanların, Medineleri kurmaları mümkün değildir. Mekke; iman, arınma ve dayanışmanın doruk noktasıdır. Bu doruk noktasına ulaşılmadan, adanmış ve yaşarken şehitliği üstlenmiş bir oluşumu sürekli kılmak mümkün olamaz. İkiyüz kişilik düşmana karşı yirmi kişinin yeterli gösterilmesi ( ...Eğer sizden sabreden yirmi kişi olsa, iki yüz kişiyi (kafiri) yenerler... (En-fal,8/65)), bu iman intifadasının bir ifadesidir.

Merhalecilik konusunda dikkat edilecek bir diğer husus da şudur: Açık ve net tavır, düşmanla ayrışma ve cahili ekonomik, sosyal, siyasi, hukuki statüye karşı oluşturulan tavırlar bütünü, Medine dönemine veya Mekke döneminin sonlarına ait bir mücadele seyri olarak algılanmamalıdır. Zira gerek cahili ekonomik, siyasi ve hukuki yapıya; gerek cahili kabullere karşı açık ve net tavır, ilk inzal olan ayetlerden itibaren hep vardır. Ancak karşı çıkışın biçimi, yaşanılan merhaleye göre değişmiştir. Ve ilk müslümanlar, İslam'ı yüklendiklerinde; yani daha işin başında işkence, hapis, hicret, savaş ve şehadet gibi sınamalardan geçirileceklerinin bilincindeydiler. Bu bilinç, zorluklar ve mağlubiyetler karşısında sarsılmayan ve yılmayan di­namik bir irade sağlıyordu. Ve bu dinamizm, gerektiğinde tek başına kalınsa dahi, "ibrahim gibi bir ümmet" olunduğu bilinciyle davranma kararlılığını gerekli kılmalıdır. Önceki resullerin sünneti, bu kararlılığın örnekleriyle doludur.

 

 

d) Kadrolaşma ve Kitleleşme

İslami hareket sorumluluğunu yüklenecek kişiler, Öncelikle İslami şahitliği üstlenecek ve ciddi bir oluşumu gerçekleştirecek düzeyde, vahyi ölçülere ve şahsi-; yete sahip olmalıdırlar.

Kur'an, müminlere sürekli olarak "biz" bilincini aşılar. İyiliği emredip kötülükten nehyetmek eylemi, bireysel bir güçle halledilemeyeceği gibi, yığınların plansız-programsız bir araya gelmeleriyle de gerçekleştirilemez. Biz olma eylemi, öncelikle, insanları uyaracak, hakkın ve adaletin şahidi olacak ve hakka yöneltip-iletecek bir topluluğun (Yarattıklarımızdan, daima hakka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren bir ümmet bulunur. (A'raf7/181))  varlığı ile gerçekleşebilir.

Kitleler için örneklik oluşturacak böyle bir topluluğun bilinç, şahsiyet ve ehliyet açısından ciddi bir zindelik içinde olması gerekir. Tembel, korkak, disiplinsiz, güven vermeyen, geveze, bencil kişileri böyle bir oluşuma dahil etmemek, kısaca iradi ve ahlaki zaaflardan uzak fertleri öncelemek, seçkincilik olarak değil; ihtiyatı, ilke ve adaleti gözeten bir gereklilik olarak görülmelidir.

Tevhidi tebliğ görevi, ancak kitlelerde etki uyandırabilecek şahsiyet, bilgi ve ehliyete sahip elemanlarla bünyesini oluşturan, kendine yeterli bir yapı ile yerine getirilebilir. Böyle bir oluşum, aynı zamanda yeniden ihya edilecek olan ümmet yapısının nüvesini oluşturur. Kur'an temelli böyle bir yapı ile İslam'ı gereği gibi tebliğ ve temsil etme imkanı olabilir. Toplumsal değişim yasasına uygun olan tarz da budur. Bu oluşumu yapı, nüve, kadro, örgüt, cemaat, öncü gibi ifadelerden hangisi ile tanımladığımız değil; yaptığımız tanımın mahiyeti önemlidir. Zaten Rabbimizin işaret ettiği böyle bir oluşumu gerçekleştirme çabası içinde olmayan bir tebliğ biçimi (...Böylece sizi vasat bir ümmet yaptık ki, insanlara şahitler olasınız; Rasul de size şahit olsun... (Bakara,2/143)), karşılığı olmayan sözlerden ibaret kalır (Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyi söylersiniz? (Saf,61/2)).

Kitlesel değişimin gerekliliği olarak kadroyu öncelemek, toplumsal değişim yasasının bir zorunluluğudur. Kadrolar, mesajın kitlelere iletilmesinde ve kitleleri egemen otoriteye karşı mücadeleye sevk etmede lokomotif görevi görürler. Kitleler ne kendiliğinden bir kimlik değişimini gerçekleştirebilirler, ne de örgütlenerek planlı bir mücadeleyi yürütebilirler. Kitlelerin bu açıdan uyarılmaya ve yönlendirilmeye ihtiyâçları vardır. Dolayısıyla kadrolar, kitlelerin içinde olmalı, kitleyle ilişkilerine ve kitlenin sorunlarına önem vermelidir. Kitleleri gereğince uyarmak düzensiz, bireysel ve sınırlı bir faaliyeti değil; ilkeli ve sürekliliği olan örgütsel bir çabayı gerekli kılar. Rasullerin ve ashabın sünneti, bunun en büyük delilidir.

Kitlesel faaliyet gösterme görevi, bu faaliyeti gösterecek oluşumun varlığı şartına bağlıdır. Ancak düşünsel ve yapısal sorunlarım Kur'an bütünlüğünde çözümleyememiş, vahyin şahitliğini üstlenmek konusunda yeterlilik düzeyine ulaşamamış yapıların, kitleleşme hedefleri, İslam ümmetini yeniden ihya edecek bir sahihliği taşıyamaz. Yakın çevremizde olduğu kadar, İslam coğrafyasının bir çok bölgesinde de kendisini oluş­turamadan kitleleri oluşturmaya çalışan bir çok çabanın, programsız ve altyapısız emeklerinin "hayır ve hasenat" anlayışından öteye geçip, bir "devrim sürecine" taşınamadığı görülmektedir.

Kadrolaşma faaliyeti kitleden veya halktan kopukluk anlamına gelmemelidir. Kadrolaşma, içinde yaşanan toplumun reel şartları gözetilerek gerçekleştirilmelidir. Bunun için de, İslami mücadeleyi üstlenecek oluşumun hazırlık safhasını, realiteden kopmadan ve dışa dönük bir eylemlilik içinde gerçekleştirmesi gerekir. Bu safhada, içinde yaşanılan topluma ve egemen güçlere karşı ilgisiz ve tavırsız kalınamaz. Ancak olu­şum safhasında, kitlenin sorunlarıyla ilgilenmemiz, bu sorunları çözmekten çok, sorunların kaynağım göstererek kitlelerin gündemini küfür güçlerine karşı belirlemek, egemen güçlerin zulüm ve haksızlıklarını deşifre etmek ve kitlelere sorumluluklarım hatırlatmak şeklinde algılanmalıdır. Kitlelerin sorunlarını çözme iddiamız, kitleleşme sürecimiz ve gücümüzle parelel olarak düşünülecek bir yükümlülüktür. "Kur'an nesli" diyebileceğimiz bir oluşumun gerçekleşemediği coğrafyalarda, mesaimiz öncelikli olarak bu oluşumun tesisi için harcanmalıdır.

Bugün için yakın veya uzak bölgelerdeki İslami hareketlerin, düşünsel ve yapısal yeterliliklerinin değerlendirilmesinde örneklik oluşturacak Kur'an merkezli, yeterli bir yapılanma ihtiyacı büyük bir ihtiyaç olarak kendini hissettirmektedir. Bulunduğumuz an ve mekanlarda ümmet vahdetini oluşturma söyleminden de önce, kısmi doğrular taşıyan oluşumları, ilkesel bütünlüklere yöneltecek ve ümmet nüvesini kuracak pratik çabalara Öncelikli olarak ihtiyaç vardır.

 

 

e) Tebliğ

Davet bir sorumluluktur. İslam'ı seçip salih amellerde bulunmak isteyenlerin en önemli görevleri, insanları tevhide inanmaya ve yaşamaya çağırmalarıdır. Tevhid inancına davet, Kur'an'ın inzaliyle başlamıştır. İndirilen ayetleri okuma emri (ikra) (Alak,96/3) İslami tebliğin gerekliliğini de gösterir. İslami tebliğ, öncelikle Kur'ani mesajı insanların gündemine sokmalı ve insanları vahyi hitapla karşı karşıya getirmelidir.

Ancak tebliğ, sözü aktarıp gitmek değildir. Tebliğ, aktarılacak olan mesajın yaşanılmasını da gerekli kılar. Dergide, gazetede, radyoda, ekranda veya belli mekanlarda sözlü ve yazılı tebliğ yapmak, İslam'a davet için gerekli fonksiyonların yerine getirildiği anlamına gelmez. Sözü ya da yazısı ile ameli uyum içinde olmayan kişilerin, daveti gereğince yerine getirdiklerinden söz edemeyiz. İslami tebliğ, ancak tevhid ve adaletin şahitliğini üstlenen bir mücadele sıcaklığı içinde yerine getirilecek bir eylemdir. O ne sadece zihinsel çalışmaların söz ve yazı aracılığıyla bir aktarımı, ne de İslami kimliğim Kur'an bütünlüğü içinde oluşturamamış; ya da zulüm ve şirke karşı tavır almaktan çekinen pasif veya münzevi bir yaşam tarzının örneklendirilmesidir. Tebliğ, mücadele süreci içinde çile, sabır, eylem, söz, yazı, ter ve gerektiğinde kan ile üstlenilecek bir şehadet olayıdır.

Tebliğ sürecinde tartışılan konulardan birisi de şiddet olgusudur. Egemenlere karşı çıkış ve egemenlerin iktidarlarını koruma gayreti, karşılıklı olarak güç kullanımını gerekli kılabilir. Bu durumda ortaya çıkacak sonuç, şiddettir. Günümüzde ideolojik amaçlarla kullanılan ve izafi bir kavram olan şiddetin, bizce meşruiyetinin ne olduğu önemlidir. İnsanı şiddete sevk eden sebep nedir? Beşeri saiklere dayalı bir tahakküm, intikam alma, gasp veya büyüklenme arzusu mu şiddeti doğurmaktadır; yoksa tevhid ve adaleti ikame etme hedefi doğrultusunda zalimlere cevap verme gereği mi? Anarşi, gasp, tekebbür, baskı gibi tavırları da çağ­rıştıran ve egemenlerce propaganda ve karalama aracı olarak kullanılan şiddet ifadesi yerine, İslami hedefler ve gerekçeler doğrultusunda müslümanlarca ortaya konulan eylemlerle ilgili olarak "kıtal" terimini kullanmak daha doğrudur. Şahitlik görevimizle irtibatlı temel bir yükümlülük olan ve İslam'ı yaşamlaştırma mücadelesinin genel adı olan cihad  kıtal kavramını kapsar ve kıtal, cihad (Allah uğrunda, O'na yaraşır biçimde cihad edin...(Hac 22/78) görevinin önemli bir merhalesini oluşturur.

İslami mücadelenin ilk safhasında bulunanlar veya konumlarını kıtal öncesi bir merhaleyle açıklayanlar; fiili direniş şartlarıyla veya kıtal zorunluluğu ile karşı karşıya kalan diğer İslami çalışmaların eylemlerini eleştirmekten ziyade anlamaya ve haklılığı oranında sahiplenmeye çalışmalıdırlar. Mü'minlerin zulüm ve saldırılar karşısındaki dayanışma görevlerinin evren­selliği hiç bir zaman unutulmamalı ve müslümanlar hafife alınmayacak bir tutum içinde olmalıdırlar. Ayrıca mücadelenin önünü tıkayan bazı engellerin aşılması konusunda gerekli tedbirlilik hali zinde tutulmalıdır. Bu konuda yapılacak eleştiri, güç kullanımına değil, onun vahyi ilkelere aykırı kullanılmasına veya merhale gözetmeyen ölçüsüzlüğüne yönelik olmalıdır.

 

f) Uzlaşmacılık ve Devrimcilik

Uzlaşma, taviz temelinde, itikadi farklılıkları meşrulaştırma ve egemen sistemle barışık bir şekilde yaşamaktır. İtikadi ve ilkesel alandaki uzlaşma, sonuç itibariyle siyasal tavır ve tercihlere de yansır. Uzlaşma, vahiy dışı inanç, kültür ve alışkanlıklarla bir arada yaşamaktır ki; bu inanç, duygu ve eylem alanlarının bölünmesi anlamına gelir. Uzlaşma, vahyi mesajın parçalanmasıdır. Laiklik, milliyetçilik, demokratlık gibi modern; mezhepçilik, saltanatçılık, tarih kutsayıcılığı, tasavvuf gibi geleneksel sapmaların kirine bulaşan uzlaşmacı kimliklerden arınmadan, sahih ve kuşatıcı İslami bir dönüşüm gerçekleştirilemez.

Uzlaşmacılıkla yakından alakalı olan reformcu tutum ise, mevcut halin kültürel, siyasal belirleyicilerinden kalkarak dini olanı; inanç, düşünce ve siyasal alanda rasyonalize etme veya çağa uydurma eylemidir. Reformculuk, bir değişim çağrısı içerse de, aslında pragmatik, telifçi, sentezci anlayış ve hesaplar içinde olunduğundan asla bağımsız ve sahih bir kimlik oluşturamaz.

Devrim veya inkılap, hayatın bütün alanlarında yaşanıp gerçekleştirilecek olan köklü değişim demektir. İslami inkılap, itikadi ve siyasi yapıyı eski ve köhne halden arındırıp, yeni ve sahih bir hale dönüştürmektir. İslami inkılap, münker ve müfsid olan her şeyin kişi ve toplum nefsinden ve davranışlarından sökülüp atılması, yerine vahyi ölçünün ve amelin ikame edilmesi demektir. İnkılap; ifsad olanı, tekrar ıslah etmek, yani köklü dönüşüme uğratmaktır. Kur'an'ın amacı budur. İslami mücadeleyi de oluşturan bu amaçtır. Bu yüzdendir ki, İslami hareketler devrimci olmak zorundadırlar. Devrimci tavır ile reformist tavır, ciddi olarak birbirinden ayrıştırılmalıdır.

Tağuti sistemlerce kuşatılmış olan müslümanlar İslami mücadeleyi yükseltmek maksadıyla dergi, dernek, vakıf, radyo, parti gibi sistem içi araçları, uzlaşmacılığı seçerek değil, ancak inkılapçı tavırlarından ve açık kimliklerinden taviz vermeksizin kullanmalıdırlar. Egemen sistemin kendi işleyişine katma ve kuşatma fonksiyonu taşıyan araçlarına, uzlaşmacı bir tavırla yaklaşım, İslami duyarlılığın karşıt güçlerce kuşatılması akıbetini getirir. Bulanık kimliklerle, zaten bu akıbetten kaçabilmenin imkanı da yoktur. Bu konuda da karşımıza çıkan gerçek; bağımsız müslüman kimliğini ifade eden, kendine yeter, Kur'an merkezli bir sos­yal yapı olabilmek ve onun istişari denetimini belirleyici kılabilmektir.

 

g) Yerellik ve Evrensellik

Her müslüman, İslam ümmetinin bir parçasıdır. Parça-bütün ilişkisi, iç bünyede dayanışmayı, dış tehditlere karşı ise mukavemeti gerekli kılar. Ancak İs­lam ümmetinin ortak bilinci, tarihi süreç içinde yitirilen tevhidi değerlerle birlikte çözülmüştür. Saltanatçı rejimlerden sonraki sömürgeleşme döneminde ise, Batı emperyalizmi, İslam ümmetinin şekilsel varlığını da parçalamış, tek bir ümmet yapısını bir çok toplum yapılarına bölmüştür. İslami yığınlar, İslam coğrafyasındaki işbirlikçi devletler ve yapay ulusal sınırlarla belirlenen yeni ulus-toplumlara ayrılmıştır. Sınır, vatandaşlık ve pasaport engellerinin daha da ötesinde, oluşturulan ulusal kimlikler, müslümanların birbirleriyle doğrudan temaslarını engelleyen modern bir sorun olarak İslami mücadele sürecinin önüne dikilmiştir.

Bu problemler karşısında İslami uyanışın iki önemli alanı vardır:

Birinci alan, evrensel olandır. Yitirilen tevhidi bilinci yeniden kazanıp, İslam ümmetini ihya etmek konusundaki evrensel kazanımlarımıza sahip çıkmamız gerekmektedir. Düşmanın, müslüman halkları birbirine düşürmesi, aralarına nifak tohumlan saçması veya irtibatlarını koparması karşısında, uyanık ve sorumlu davranılmalıdır. Müslümanların diğer coğrafyalarda da kazandığı başarılar, ümmet olma bilinciyle sahiplenilmeli ve aramızdaki uluslararası statünün yığdığı engeller aşılmaya çalışılmalıdır. Daha nüve halinde iken bile çevrelerindeki gelişmeleri ilgi alanına dahil eden risalet örnekliği (Rumlar yenildi, en yakın bir yerde. Onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir. (Rum 30/2-3)), değişik coğrafyalardaki müs­lümanların birbirlerinin sorunlarını ve imkanlarını takip edip dayanışmalarını geliştirmeleri konusunda ufkumuzu genişletmelidir. Bir çok ortak doğruyu paylaşan İslami hareketler, tevhidi bilinçlenmenin tel örgülerle sınırlandırılamayacağım ispatlamışlardır. Sıra, diğer yapay ve dayatmacı engellerin aşılmasındadır.

İkinci alan, bölgesel olandır. Evrensel İslami uyanışın pratik alandaki başarısı, ancak toplumlara bölünmüş olan yığınların, hapsolduklan coğrafya içinde İslami kimliklerini ve bağımsızlıklarını kazanmalarıyla sağlanabilir. Parçalan oluşturan ümmet nüvelerinin bağımsızlık yolunda, birbirlerine destek vermeleri kaçınılmazdır. Uluslararası küfür güçlerinin global gücünün kırılıp kuvvetlerinin dağıtılması, ancak bir çok farklı coğrafi bölgede başarıya yürüyen İslami hareketlerin dayanışması ve direnişte koordinasyon içine girebilmeleri ile mümkündür. Bölgesel alanlarda kazanılacak İslami kimlikler ve ulaşılacak bağımsızlıklar, uluslararası statükonun saldırılarına karşı ortak bir set oluşturabilmelidir.

Evrensel düşünme, uzun vadeli bir stratejiye sahip olmayı gerekli kılar. Ümmetin ayrıştırılan parçalarını -içinde yaşanılan toplumları-, köklü bir değişime uğratmadan ve tebası konumuna düşürüldüğümüz işbirlikçi düzenleri sarsmadan, Batı emperyalizminin oluşturduğu engelleri aşamayız. O halde evrensel İslami mücadelenin kazanımlarını gözetmekle beraber, gücü­müzü yakan çevre üzerine teksif etmeliyiz. Uyarma görevine yakın çevreden başlamalı (En yakın olanı uyar (Şuara,26/214), mücadele hedefi olarak da öncelikle ulaşılması zor olan muhataplara değil, yakın olanlara karşı şahitliğimizi gösterme cehdi içinde olmalıyız. Zaten yakın olanı kazanmamız, pratik bir zorunluluktur.

Dünya iletişim ve ulaşım açısından çok küçülmüş­tür. Ekonomik ilişkiler de ulusal sınırlan anlamsızlaştırmaya başlamıştır. Bu süreçte bölgesel kazanımların, küresel anlamda olumlu etkiler oluşturması da kaçı­nılmazdır. Artık İran'daki devrim İslami hareketlerin kimliklerinin olgunlaşmasında önemli bir katkı sağlarken; Türkiye'de yapılan siyonizm karşıtı bir cuma eylemi de Filistin ve Lübnanlı müslümanların direnişlerine önemli bir coşku katabilmektedir. O halde içinde bulunduğumuz toplumun ve bizi kuşatan sistemin gerçeğini kavrayan bir öncelikle, İslami mücadeleyi bulunduğumuz bölgede yükseltmenin gereklerini yerine getirmeliyiz.

 

 

h) Sistem İçi İlişkiler

Eski Yunan site devlet yapılan veya çağdaş ulus-devlet yapılan çevresinde yürütülen teorik tartışmalarda, en göze çarpan öğeler, halk ve iktidar unsurlarıdır. Devlet, belli coğrafi sınırlar içindeki insan topluluklarını sevk ve idare eden ve egemen otoriteye sahip olan yapıdır. Devletin en belirleyici vasfı, dayandığı ideoloji ve sahip olduğu otoritedir. Devlet mi insanları yığın olmaktan çıkartıp toplumsallaştırmaktadır; yoksa yığın halindeki insanlar aralarında oluşturdukları ilişkiler ile gerçekleştirdikleri sözleşme neticesinde mi sosyal yapıyı ve yönetim aygıtı olan devleti oluşturmuştur? Bu soru farklı açılardan cevaplandırılabilir. Bizi asıl ilgilendirmesi gereken bu tartışmadan ziyade, toplumun hangi dini/ideolojik ilkeler etrafında örgütlendiğidir

Toplumsal iktidarı bir monarkın mı, yoksa bir azınlığın mı (oligarşi) veya Roma İmparatorluğu'nda olduğu gibi toplumun belli kesimleri arasında oluşan gücün mü oluşturduğu ve toplumu hangi ideoloji ile örgütlediği sorusu karşımıza sistem sorununu çıkart­maktadır. Sistemler, devlet ve toplum yapısının işleyi­şini sağlayan mekanizmalardır. Devlet ve toplum yapı­sı İslami değilse, bu yapının işleyişini sağlayan sis­tem de ;veya kurumlar da İslami olmayacaktır. Oysa müslümanlar, kulluk sınavını kazanabilmek için birey-toplum-Allah ilişkilerini vahye göre belirlemek ve içinde yaşadıkları toplumsal âlânı İslamileştirmek zorundadırlar.

Gayri İslami sistemlerden kopmak ve sistemi red­detmek öncelikle ilkesel bir zorunluluktur. Müslüman olarak bizler, bize hakim olan cahili sistemlerin tüm değerlerinden öncelikle zihinsel olarak hicret etmek ve bağımsız müslüman kimliğimizi oluşturmak durumundayız. Ancak bu zihinsel arınmışlığımız, eylem safha­sına geçtiğinde, bizim henüz o cahili sistemin içinde yaşadığımız gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bu gerçek, cahili toplumu tevhidi topluma dönüştürme sürecinde yaşanarak aşılması gereken bir arızadır. Cahili toplu­mun değer yargılarından kopmamız, cahili toplum içinde yaşamamamız ve bu toplumla ilişkilerimizi don­durmamız anlamına gelmez.

Cahili sistem içinde yaşayan, müslüman kimliğine sahip bir kişi, öncelikle örgütlü ve kurumsal cahiliyeye karşı bireysel bir tutum içinde olamayacağının bilinci­ne varmalıdır. İlk inzal olan sureler okunduğunda, ca­hili sistem içindeki ekonomik, sosyal, hukuki vd. ilişki­lerimizin seyrinin ne olacağı ve bu sistemden kopma sürecinin nasıl bir sünnet takip edeceği ile ilgili somut örneklerle karşı karşıya geliriz.

Müslümanların, İslam'ın iktidar olduğu bağımsız bir sosyal yapı oluşturuncaya kadar cahili devlet ve toplum yapısı içinde yaşamaları ve temel ihtiyaçlarını bu çevrede karşılamaları bir zorunluluktur. Bununla birlikte ihtiyaç karşılamak amacıyla çalışmakla, cahili yapının ideolojik temsilciliğini üstlenmenin aynı şeyler olmadığı bilinmelidir. Birinci durumda, zaruret söz ko­nusu iken; ikinci durumda, tercih söz konusudur. Ve sistem içindeki idari, ekonomik, siyasi veya sosyal iliş­kilerimizde neyin zorunlu ihtiyaç olduğu, neyin olma­dığı da; ancak vahyi ilkeleri esas alıp tuğyan ile uzlaş­mayan istişari birlikteliklerde belirlenmelidir.

Bizi kuşatan cahili sistemler içinde nerede bulunabileceğimizi, nerede bulunamayacağımızı İslami kimli­ğimiz veya İslami mücadele hattı belirlemelidir. Sis­tem içinde hangi araç kullanılırsa kullanılsın, taviz ve­rilemeyecek olan, kimliğimizin netliği ve ilkelerimizdir. Dernek, gazete, şirket, cami vb. hangi aracı kulla­nırsak kullanalım, cahili sistem ve egemen iktidara muhalif kimliğimizi vurgulamalıyız. Daha da önemlisi, bu araçları sisteme karşı, İslami mücadelenin araçları­na dönüştürebilmeliyiz. Ya kimliğimizi gizleyerek ilke­lerden kopacak ve bilincimizi yitireceğiz; ya da kimliği­mizi, sistemle ve dayatan kimliklerle ayrıştıracak ve kendimiz olacağız.

 

Ne Yapmalı?

Öncelikle İslami kimliğini berraklaştırmış ve tev­hidi şahitliği üstlenmiş bir kişiliğe sahip olunmalı­dır. Yine aynı bilinç ve eylem tutarlılığına sahip olan bir Kur'an toplumu haline nasıl gelebileceğimizi planlamamız gerekmektedir. Böyle bir Kur'an nüve­si; filizi yeşermiş, güçlenmiş, sonra da gövdesi üze­rinde doğrulup boy atmış, ama hep toprakla bağlan­tısı devam eden "ekin" meselinde (...(Onların) vasıfları da şöyle bir ekin gibidir ki, filizini çıkardı, onu güçlendirdi, kalınlaştı, derken gövdesinin üstüne dikildi, ekincilerin hoşuna gider... (Fetih, 48/29)) olduğu gibi; sos­yal realitenin içinde ve sürekliliği olan çabalarla olu­şacaktır. Sağlıklı ekinin sağlıklı tohumdan çıkacağı gibi, sağlıklı bir sosyal oluşumun varlığı da doğru düşünce ve doğru yönteme dayanan İslami mücade­le ile var olacaktır.

İslami oluşumun varlığı, İslami mücadelenin ha­zırlık safhası ile ilgilidir ve bu safha ile ilgili öncelik­li konular bölümünde ifade ettiğimiz bakış açısına ve pratik yükümlülüklerimize dikkat edilmelidir.    Ko­nuya, "yakın olanları uyarma" görevi nedeniyle Tür­kiye gerçeğinden baktığımızda, Türkiyeli müslümanların henüz yeterli ve kendini hissettirebilir bir İsla­mi kimlik oluşturamadığını veya Kur'an'ın yüklediği birlikte yaşama sorumluluğunu gerçekleştirmek ko­nusunda işin başında olduğumuzu söyleyebiliriz. Benzer konumların pratiğinden kalkacak olursak, İslami bir yapı ve tavır içinde olmak için başlangıç itibariyle ne yapacağımızı dört başlık altında netleştirebiliriz: İslami kimliği temsil etme yeterliliğine ulaştıracak bir iç eğitim; duyarlı ve sorumluluk sahibi elemanların davaya kazanımı; İslami çalışmalar ara­sında fikri ve fiili diyalogların yaygınlaştırılması; vahyi mesajı gündemleştirebilmek.

 

a) İç eğitim:

İslami birliktelik, öncelikle İslami kimlik sorununu çözmüş olmayı gerektirir. İslami kimlik meselesini ye­terince halledememiş beraberliklerin varlığı; yüzeysel, duygusal, kendiliğindenci ve "çoğu zaman da ilkesiz tavırlara dayanır. Hakikatin şahitliğini yapacak loko­motif konumundaki bir yapı, vahyi bilgi ve sahih ilke­ler temelinde yükselebilir. Fakat mevcut İslami olu­şumlar, taşıdıkları İslami duyarlılık ve direniş ruhu­nun ötesinde, düşünsel ve yapısal sorunlarını, genellikle Kur'an'ı merkeze alarak çözebilmiş, elemanlarını ilkesel bir katılıma sevk edebilmiş değillerdir.

İslami oluşumlar veya yapılar öncelikle şu konular ve sorunlarla ilgili olarak Kur'an merkezli cevaplar ve çözümler üretmelidir: Kur'an'dan nasıl yararlanacağız, Kur'an bize nasıl bir hedef gösteriyor, itikadi konulara nasıl yaklaşacağız, Hz. Muhammed'in konumunu nasıl kavrayacağız, yaşadığımız toplumu ve egemen sistemi nasıl değerlendireceğiz, kendi koşullarımıza tekabül e-den bir mücadele yöntemini nasıl belirleyeceğiz ve bir­likteliğimiz hangi esaslara dayanacaktır? Ayrıca İsla­mi mücadele kadrolarının birlikteliğin iç işleyişiyle, yaşadığımız toplumda ailevi, sosyal, ekonomik vd. iliş­kilerimizle, sistem karşısındaki fiili sorunlarla ilgili "ilmihal" fonksiyonuna sahip vahyi ölçüleri temel edin­miş prensiplere ihtiyaçları vardır. Kadrolar, karşılaş­tıkları sorunlarla Kur'an arasında bağ kurarak, problemleri çözümleyebilecek bir yeterlilikle yetişmelidirler. Ve unutulmamalıdır ki, İslami eğitim, soyut ve ha­yattan kopuk bir çaba değil, mücadele içinde devam edecek olan sürekli bir faaliyettir.

Mücadele içerisinde rol üstlenmiş olan insanla?, hem topluma egemen olan göreneksel işleyişin, hem de siyasal sistemin dışlayıcı veya çözücü tepkileri ile karşılaşacaklardır. Bu tepkilere" karşı direnebilmek ise, güçlü ve hayatımızı olabildiğince kuşatan bir nefis terbiyesini ve dayanışmayı gerekli kılmaktadır. Ancak bu terbiye ve dayanışma, Rabbimizin "kirlilik" olarak işaret ettiği şeylerden hicret edebilmemizi sağlayabilir (Kirlilikten hicret et. (Müddessir,74/5). Muvahhid insanlar olarak hayatın dışında ol­mayı ifade eden mistik ve münzevi bir hayatı seçe­meyeceğimize göre, bu hayat alanında var olarak, ama ıslahatı görev belleyen bir çizgiyi diri tutmamız gerek­mektedir. Bu eylemliliği ve diriliği hayatımızın her alanına hâkim kılmak için hem gece namazı veya çalışmaları gibi "enfusi" olarak zenginleştirici ibadet­ler ve toplumsal alandaki şahitliklerle nefis terbiye­mizi ikâme etmek, hem de kurumsallaşmış tağuti işleyişe karşı bir iç dayanışma bilinci oluşturmak durumundayız. Birbirimizi ziyaret etmek, aile ilişkiler­imizi güçlendirmek ve ekonomik olarak birbirimizi desteklemek gibi kendimizle hemhal olucu bir dayanışma, bireyci bir kimlikle insanları yozlaştıran ve güçsüzleştiren modern şirkin işleyişine karşı bizleri güçlendirecektir. Topyekün bir kurtuluş için, sürekliliği olan bu tür dayanışmalarla mevzi açılımlar sağlamak ve her mevzi kazanımı diğerleri ile bütün­leştiren kurumsal bir kimliğin şahitliğini ikâme et­mek, ertelenemez sorumluluklarımız olarak algılan­malıdır.

 

b) Davet çabası:

İslami mücadelenin hazırlık safhasındaki verimlilik davet çabaları ile arttırılabilir. Davet geneldir; bu­nunla beraber öncelikle zulüm ve şirkten arınma tale­binde bulunanlara veya duyarlı ve sorumluluk sahibi kişilere yönelinmelidir. Vahyi mesaj, güven ve ciddiyet telkin etmeyen müstağni kişilere değil, öncelikle arınmayı talep eden, doğru ve adil olanı yaşama endişesi taşıyan kişilere (Abese,80/1-3; A’la,87/9) ulaştırılmalıdır. Zulmü sorgulayan, hakikati arayan, duyarlı, temiz ve samimi insanlar dururken; egemen düzenle ilişkileri sıkı ve fitri özellik­leri tahrif olmuş, çıkarcı, zalim, ahlaksız, mütekebbir tiplere yönelmek, zaman kaybıdır.

 

c) İslami Çalışmalar Arası Diyalog:

Aynı coğrafyada ve benzer sosyal şartlar altında bulunulsa da; İslami çalışmaların sahip oldukları ya­pılanma farklılıkları, kişisel çıkar ve hırs gibi olum­suz duygulardan kaynaklanmıyorsa, en azından or­tak bir kimliğe ve aynılaşmış amaçlara sahip olun­madığını ortaya koyar. Kimliğin ve amaçların belir­lenmesi konusunda varolan farklılıklar "rahmet" te­lakki edilemez. Bu konumdaki kişi ve grupların en önemli ödevi, İslami kimliklerini netleştirmektir. Bununla birlikte Kur'ani dayanaklarını ortaya koya-bildikten sonra içtihadı farklılıklar doğal karşılana­bilir. Farklılıklar, ancak mücadele sorumluluğu te­melinde kişi ve yapılan ortak sorunların çözümü için diyaloga sevk etmelidir. Genel anlamda İslam'ı ha­kim kılma amacı taşıyan yapıların; davaya yönelen kişilere doğrulan aktarmaları ve zulme karşı tavır geliştirmeye çalışmaları ile birlikte, birbirleriyle dü­şünce ve yöntem konusunda aynılaşma arzusu taşıma­ları da gerekir.

 

d) Mesajın Gündemleştirilmesi

Kur'an en genelde tüm insanlara hitap etmekte­dir. Bireysel ilgileri yönlendiren ve kamuoyu oluştu­ran en önemli konulardan birisi de, içinde yaşanılan toplumun gündemine kendi tezlerimizi sokabilmektir. Ancak cahili sistem tarafından kuşatılan ve de­netlenen toplumsal kamuoyunda, sahih ve net gün­demler oluşturabilmek çok kolay değildir. Mesajın değeri ve gündem tutması kadar, bunu kamuoyu gündemine sokabilecek ve sonuçlarını devşirebilecek olan yapının gücü de önemlidir. Yaşadığımız toplum içindeki İslami duyarlılığa sahip kitlelerin gündemi­ni etkilemek ise şüphesiz daha kolaydır. İslami ka­muoyu diyebileceğimiz bu alanda, mesajımızı ciddi, yeterli, sürekliliği olan bir şekilde gündeme sokabi­lirsek hem yakın kamuoyunu yönlendirmiş, hem de toplumun tümüne net mesajlar iletmiş oluruz. Ancak dışa dönük faaliyetler ve bazı araçların kullanımı ile oluşturulacak etki kadar, uyarılan potansiyelin yön­lendirilmesi, şevki ve organizasyonu da en az gün­dem belirlemek kadar önemlidir. Diğer açıdan mesa­jımızı kamuoyunda gündemleştirebilmemiz ise, uyarılmadıkları için suçlu arayan kişiler karşısında Rabbimize mazeretimiz olacaktır ) (İçlerinden bir topluluk: 'Allah'ın helak edeceği, yahut şiddetli bir şekilde azab edeceği bir kavme artık ne diye öğüt veriyorsunuz?'dedi. Dediler ki: 'Rabbimize mazeret için, bir de belki korunurlar diye. (A'raf, 7/164)).

İslami kimlik sorununu çözümlemiş ve mücadele metodu konusunda öncelikli konulara dikkat eden bir hareket; içinde bulunduğumuz fiili konumda, kitleleri gerek batıl inanç ve kabullerden arındırmak ve gerek­se egemen şirk sistemine karşı mücadeleye sevk etmek için gündem oluşturmalı, duyarlı ve sorumluluk taşı­yan muhatapları eğitmelidir. Ayrıca İslami çalışmalar içindeki kişi ve grupların anlayış ve hedef birliğini sağlamak için diyalog girişimlerinde bulunulmalıdır. Böyle bir hareketin oluşturduğu beraberlik; Kur'an toplumu diyebileceğimiz bilinçte ve fedakâr, üretken, mücadeleci bir nitelikte olmalıdır. Niceliği kazanacak, onu eğitip yönlendirecek olan niteliktir.

İslami oluşumun başlangıcındaki niceliksel zayıflı­ğımız (Düşünün ki bir zaman siz az idiniz, yeryüzünde hırpalanıyordunuz, İnsan­ların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz. Allah, sizi güze! şeylerle besledi ki, şükredesiniz. (Enfal, 8/26)), egemen güçlerin bizleri kolayca hırpalamasına ve kitlelerin bize ve mesajımıza karşı soğuk davran­masına neden olabilir, İslami mücadele süreci zorluk­lar ve imtihanlarla doludur. Ancak her türlü zorluk ve baskı karşısında direnmeli ve mücadeleyi yine kulluk bilinciyle yükselteceğimiz mücadele içinde kazanmalı­yız (Andolsun biz sizi deneyeceğiz ki içinizden cihad edenleri, sabredenleri bile­lim ve söylediğiniz sözleri sınayalım. (Muhammed, 47/31)). İslami mücadele fikir kulüplerinde, soyut düşün­ce üreten zeminlerde ve pratik kaygılar taşımayan çevrelerde değil, mücadele alanında kazanılır. Halis bir niyetle ve gereğince aklederek Allah'a ve O'nun Kitabı'na sarıldığımız müddetçe Rabbimiz yolumuzu aydınlatacaktır (Allah'a iman edip O'na sarılanları (Allah) kendisinden olan bir rahmetin ve bir lütfün içine sokacak ve onları kendisine varan dosdoğru bir yola yöneltip iletecektir. (Nisa4/l75))

 
< Önceki   Sonraki >

Kitap Tanıtımı

Anketler

Obama Sonrası Değişen Bir Şey Var mı?
 

Bir Şiir

 

Kanla Kirlenmis Evrak

Karanlik sözler yaziyorum hayatim hakkinda.
Asklarim, inançlarim isgal altindadir
tabutumun üstünde zar atiyorlar
cebimdeki adreslerden umut kalmamistir
topraga sokuldugum zaman çapa vuran adamlar
denize yaklasinca kumlar ve çakil taslari
geçmis günlerimi asagilamaktadir.

Karanlik sözler yaziyorum hayatim hakkinda.
Ve rüzgar burusturuyor polis raporlarini
kadinlar fazlasiyla günaha giriyorlar
bazi solgun gömleklerin çözük dügmelerinden
çelik tirpan gibi silkiniyor çocuklar
denizin satirlari arasinda.
Gece arsizca kükrüyor pasli beyninde sehrin
küfre yaklastikça inancim artiyor.

Karanlik sözler yaziyorum hayatim hakkinda
öyle yoruldum ki yoruldum dünyayi tanimaktan
saçlarim çok yoruldu gençlik uykularimda
acilar çekebilecek yasa geldigim zaman
aciyla ugrasacak yerlerimi yok ettim.
Ve simdi birçok sayfasini atlayarak bitirdigim kitabin
basindan baslayabilirim.
 

İsmet Özel


 

Direniş Adalet Özgürlük

Yalnız Sana İbadet Eder
Yanlız Senin Önünde Eğiliriz

Ziyaretci Durumu

Ziyaretçiler

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol